Edgar Allan Poe ve Annesi


Asıl ismi Edgar Poe’dir. Annesi, ki annesiyle ilgili “edgar allan poe’nin annesi dünyanın en güzel kadınıdır” diye bir söz vardır, öldükten sonra onun bakımını üstlenen ailenin soyismi olan allan’ı orta isim olarak seçmiştir. Böyle olmasının nedeni, annesi öldükten sonra onu himayesine alan ailenin yasal olarak onu asla evlatlık olarak kabul etmemiş oluşudur. Bu ailede Edgar Poe’yi istemeyen evin babasıdır çünkü Edgar’ın annesi, ki çok güzel kadınmış, bir aktristir ve onun yaşadığı dönemde aktrislik pek matah bir meslek olarak kabul edilmemektedir. Nitekim Edgar’ı himayesi altına alan kadın da tıpkı annesi gibi tüberkülozdan ölünce üvey baba, Edgar’ı evden atmıştır.

Edgar Alan Poe ilk olarak kuzgun isimli şiiriyle ünlü olmuştur ve bu durum Charles Dickens ile olan tanışmasıyla vuku bulmuştur. Poe’nin yaşadığı şehre gelen Dickens, Poe’nin davetiyle onunla bir öğle yemeği yemiş ve yemek esnasında evlerinde besledikleri kuzgunun ölümünden duyduğu üzüntüden bahsetmişti. Poe bu hikayeyi dinledikten sonra eve dönmüş ve ölmüş bir kadınla ilgili yazdığı şiiri değiştirerek kuzgun olarak yeniden yayınlamış ve bu şiiriyle üne kavuşmuştu.

Poe’nin neredeyse tüm eserlerinde ölü kadınların olması tesadüf değil. Poe doğduktan üç hafta sonra babası onu ve annesini terk edip gitmiş ve çok sonraları bir otel odasında aşırı alkol nedeniyle ölmüştü. poe’nin annesi ise bir aktristi ve haftada tam sekiz kez Romeo ve Juliet oynuyordu. Yani Poe, haftada tam sekiz kez annesinin göğsüne bıçak saplayıp öldüğünü görüyordu. Nitekim daha sonrasında annesinin gerçekten öldüğünü gördü. Sonra onu himayesine alan üvey annesinin, ardından da eşinin ölümünü gördü. Hayatta sevdiği hemen her kadın mutlaka ölüyordu. Bu arada, eşi Victoria, Poe ile evlendiğinde 13 yaşındaydı.

Edgar Allan Poe’nin ölümü de sürdüğü karanlık yaşamı aratmayacak biçimdedir. Ünlü bir yazar olduktan sonra New York’lu bir dergi patronu onu New York’a yüksek maaşlı bir editörlük için davet etmişti. Eşinin ölümünden kısa süre sonra gerçekleşen bu olay Poe için büyük bir şanstı, ancak New York’a hiç ulaşamadı. Poe, tren ile New York’a giderken seçim dönemiydi ve bazı adaylar sahte seçmenlere para karşılığı oy kullandırtıyordu. Sahte oy kullandırtacakları kişileri de tren istasyonlarında buluyorlardı. Poe, bir tren istasyonundayken bir adayın adamları tarafından “içki içmeye” çağrılmıştı. İçki içmediğini söylemesine rağmen ısmarlanacak içkinin alkolsüz olacağı söylenince davete icabet etti ve gittiği yerde sekiz bardak limonata içti. Ancak içtiği limonatanın büyük bölümü alkoldü.

Alkol komasına giren Poe, yoldaki bir çukura düştü ve üç gün sonra “tanrım, ruhuma merhamet et” diye haykırarak öldü.

Game of Thrones; Görsel İlişki Durumu

Milletin boş vakti olur dağa bayıra çıkar, sevgilisiyle buluşur filan. Benim ise daha enteresan hobilerim var. Yazımın sonunda boş vaktimde çıkan ürünü göreceksiniz.

İlk 3 favori dizini say deseler sayamam. Zira ilk 3′de 10′dan fazla dizi vardır. İşte Game of Thrones’da bunlardan birisi. Oldukça iyi olan bu dizi sahip olduğu kurgu, müzik ve en önemlisi de ilişki çıkmazı ile oldukça güzel bir dizi.

Dizide öyle bir ilişki durumu var ki, kim neci anlamak mümkün değil. İşte bunun şemasını çıkaran birisi çıkmış fakat tahmin edileceği üzere ingilizce. Kısa bir süredir infografikleri Türkçe’ye çevireyim de insanlığa faydam dokunsun gibi garip bir eyleme geçmemiş düşüncem vardı. Neyse ki bu düşüncem Game of Thrones sayesinde harekete geçti.

Grafik baya kapsamlı, büyük ve geniş bir resim. O nedenle dikkatle inceleyin derim. Çevirmek için baya uğraştım. Zira çevirmek en kolay iş fakat bunu grafiğe yansıtmak oldukça zor. Photoshop bilgimi zorlayarak ortaya da güzel birşey çıkarttım gibi. 1 Nisan’da gelecek yeni sezonun şerefine bu grafik de armağanım olsun !

Grafiğe ulaşmak için tıklayın.

KONY 2012; Bir Amerikan Ruyasi ?

Uzun zamandir blog yazisi yazmiyorum. Su siralar oldukca yogun bir donem geciriyorum. Yazin yazi yagmuruna tutmak istiyorum blogu fakat sanirim o zaman da birseyler cikar muhakkak. Neyse ben bugunku yazi yazma faaliyetime sebep olan konuya geleyim.

Efendim su siralar Amerika’dan dunyaya yayilan bir viral video var ve adi KONY 2012. Bu videoyu sozde Amerika’da yasayan bir gonullu cekmis. Yardimsever bu arkadasimizin videosu oldukca etkileyici. Ilk izledigimde fena gaza gelmistim. Hatta tam kredi kartimi cikarip yardim yapacakken birden arastirma geregi duydum ve olayin ic yuzu o kadar gercek degilmis onu anladim. Videoda anlatilanlara kisaca deginelim; zaten video’yu yazinin sonuna ekleyecegim.

Who is the most developed ?

Do you think the most developed age is our age ? It is not ! If you believe that you should think again this. Because the ancient age remainings show that, our ancestors were more developed than us. Let’s take a look at the evidence. When we look at the hieroglyph’s on the pyramids in Egypt, we can see the some interesting figures as like helicopter or flying vehicles. This figures changes everything what we already know. We always believe that, our age is the end-point on the technology. But this remainings show us we are wrong !  Also ancient city found in Rajasthan, India irradiated by nuclear blast 8,000 years ago. And according to researchers used bomb in the blast was same of the Atomic Bomb in Japan 1945. So we can say that easily; history full of mysteries and our ancestors had a more knowledge and technology than from us. Oldies but goldies…

Herkes farklı şekilde sever – Richard Feynman

193o’lu yıllarda genç  bir delikanlı kalabalık bir ev partisinde eğlenmekte, yeni tanıştığı bir kızın omzuna elini koymak ve sarılmak için çeşitli cambazlıklar yapmaktadır. Genç delikanlının ismi yıllar sonra çok duyulacaktır, dünyanın gelmiş geçmiş en çok tanınan fizikçilerinden olacaktır ancak o  yaşlarda ve o çevrede ondan daha çok tanınan biri vardır. Kendisinden daha çok tanınan kişi genç bir kızdır. Parti devam ederken duyduğu sesler üzerine başını çevirir:

“ Arlene geliyor, Arlene geliyor.”

Arlene kim bilmemektedir ve neden bu kadar popüler olduğunu da. Kendisini görünce neden popüler olduğunu anlar. Kendi sözleri ile: “Arlene çok ama çok güzeldi; neden bu kadar ilgi gördüğünü anlayabiliyordum” [2]

Arlene Greenbaum, 1939 (3)

İzmir

Anadolu’da çok yer gezdim gördüm. Fakat bunlardan hiç birisi İzmir kadar etkileyici değildi. Kişilik olarak hiçbir yere ve şeye kendimi bağlı hissedemem. Ne bir takım ne bir parti ne bir şehir. Fakat İzmir bu durumu değiştirecek gibi. Belki bunun en büyük nedeni İzmir doğumlu olmamdır. Kan çekiyordur hani ? Olamaz mı ? Olabilir…

Tatil bol olunca gezip görecek yer de lazım oldu. Hazırlıkları yaptım atladım yola. Tren manyağı bir insan oldum çıktım. Tren çok zevkli. Saatlerce kendimle yalnız kalıyorum. İnsanları izleme fırsatı buluyorum. Bunun yanında sayısız şehirin içinden geçiyorum. Ama treni seven sayılı insanlardanım nedense. Çoğu insan bu güzellikleri göremiyor. Neyse efenim yaklaşık 13(14 de olabilir ve hatta 15 de) saatlik bir yolculuk sonrası İzmir’in Alsancak diye tabir edilen mekanına vardım.

Alsancak’tan Buca’ya gitmem gerekti. Fakat iz bilmem yol bilmem ama sora sora da Bağdat bulunur ya hani. İşte Şirinyer’e koştum ben de hemen. Şirinyer ile Buca birbirine yakın. Fakat taşımacılıkta Şirinyer daha çok önplanda ve bu nedenle İzban denilen mükemmel ulaşım aracı yalnızca Şirinyere gidiyor. Şirinyere gittiğimde bulmam gereken adresi nasıl bulacağımı düşünürken telefonumun navigasyonu derdime derman oldu. Sokak adını girdim ama 3.5kilometrelik bir yol olduğunu öğrendim.

30 dakika kadar sonra adresime varmış yol yordam görmemiş ben İzmir’de yerimi bulmuştum. İzmir’i keşfetmeye hazırdım. İzmir’in en güzel yanı nedir derseniz hiç kuşkusuz denizidir. Deniz ne mükemmel şeydir öyle. Tamam denize sahip çok yer var ülkemizde ama neden bi İzmir bi Alex değiller sonrasında değineceğim. Öncelikle Karşıyaka’ya geçtim. Karşıyaka aslında çok da karşı değil. Ulaşımı vapur/izban ve otobüs ile sağlayabiliyorsunuz.Karşıyaka’dan sonraki durak ise Konak’tı.

Konak bir çok açıdan güzelliklere sahip. Öncelikle oradaki bina ve yapıların mimarisi hoşunuza gidecek şeylerden birisi. Daha sonra İzmir’in en merkezi yeri diyebilirim burası için. Tüm mağazalar -o meşhur YKM de burada- satıcılar, kaçakçılar, midyeciler, kokoreççiler, alemciler…

İzmir’de gezilecek görülecek yer çok demişken yenilecek şey de çok. Sabahları kahvaltının kralı olan boyoz mesela ! Her ne kadar astronomik bir yiyecek olmasa da farklı bir tat ve hoşunuza gidiyor. Haşlanmış yumurta ile yeniyormuş ama ben pek ikisinin uyumunu çözemedim.

Bu İzmir’e mi ait bilmiyorum fakat İzmir ile özdeşleşecek kadar benimsenmiş bir yiyecek haline gelmiş. Hemen her köşebaşında bir kokoreç yapan büfe görmek mümkün. Nirvana’ya çıkaracak lezzetlerin başında gelen Kokoreç’in baharatlar ile özdeşleşmesi ile mükemmel bir tad.

Deniz olan yerlerde midye dolma elbette mevcut (Ankara’da bile satılıyor.) Fakat bunun İzmir’de tadı bir başka. Daha öncede yemiştim fakat İzmir’de her zamankinden daha iyi geliyor tadı. Gerçi İzmir’de her şey öyle…

Ve Waffle ! Elbette İzmir’in geleneksel bir lezzeti değil. Fakat Waffle’ın olayı burada biraz garip. Buca’da bulunan Edem Waffle’a, duyduğuma göre 1-2 saatlik yerlerden sırf Waffle yemek için geliyorlarmış. O kadar iyi yapıyorlarmış yani. Biz de boş durmadım denedik beğendik. Nutella’lı Waffle’lar ilginizi çekecek.

Tüm bunların yanında İzmir’in bambaşka bir enerjisi var. İzmir herşeyin dengede olduğu mükemmel bir şehir gibi. Ankara’nın sakinliği ve durgunluğu ile İstanbul’un o güzelliği el ele verseydi İzmir gibi bir çocukları olurdu kesinlikle. İnsanları da yine keza o güzellikte. Genellikle kibar ve hoşgörülü bir halk mevcut. Aynı zamanda şiveliler çok daha sempatik. Kozmopolitan yapısından ötürü de, bir çok yerleşmiş yabancı vatandaşlara ev sahipliği yapıyor.

Ulaşımın çok rahat olduğunu söylemeliyim. Şehir içinde yer alan İzban sistemi benim gönlümü çaldı. Şuan bir çok büyük belediyenin (Ankara-İstanbul) metro sistemini yer altından giden bir sistem olarak görmesinden ötürü senelerdir süren gereksiz metro çalışmaları mevcut. İzmir bu durumu aşmış. Metro’yu yerüstünde tutmuş ve adına İzban demiş. Karşıyaka’dan Alsancak’a hat döşemiş.

Son olarak o meşhur ”İzmir’in havasına ve kızına güven olmaz” söylemi gerçekten doğru. Öncelikle şu kış günlerinde İzmir fena soğuk. 5 derece olan günler -10 derece gibi adeta. Denizin etkisinden tabiki bu. Fakat İzmir sıcak bir şehir denilerek doğalgaz’ın çoğu yerde olmaması burada yaşayanlar açısından bir eksi. Hava ise daima dengesiz. Sabah yağmur yağıyor, akşama güneş yakıyor. Ya da güneş varken tir tir titreyebiliyorsunuz. Sıkı giyinmekte fayda var.

Ekonomik olarak da yine pahalı bir şehir değil. Yaşanabilir bir şehir. Yaşamayı istediğim bir şehir. Sevdiğim bir şehir. En kısa sürede tekrar görmek istediğim bir şehir. Ve herkesin görmesini istediğim bir şehir. Gidin, bu güzel yer ve insanları ile tanışın…

BBC Sherlock

Sherlock Holmes !

Sir Arthur Conan Doyle böyle bir eseri yaratırken nasıl bir ruh hali içindeydi bilinmez. İçine kapanık Sherlock figürü kendisi miydi ? Sherlock’un kokain bağımlısı olması kendisinden ötürü müydü ? Moriarty içindeki hezeyanların dışa vurumu muydu ? Dr. Watson hep hayalini kurduğu bir arkadaş mıydı ? bilinmez.

Şükrederek söylüyorum ki; Sherlock Holmes karakteri benim bir film ya da diziden tanıdığım bir karakter değil. Direk Doyle’un yazdıklarından okudum ve tanıdım onu. Ardından Robert Downey Jr.’lı Sherlock Holmes geldi. Açıkçası ilk filmi oldukça beğendim. 2. filmi de merakla bekledim. Çıkınca da 2 kere gittim.

Bu süre zarfında BBC’nin mini dizi projesi altında yayınladığı Sherlock’un ilk sezonu geldi 2010 yılında. 1.5 saatten 3′er bölüm. Oldukça başarılıydı. Modern Sherlock ve teknoloji bu kadar güzel bağdaşabilirdi. Fakat yine de ilk sezon çok güzel olmasına rağmen filmden güzeldi diyemedim. Daha doğrusu böyle bir karşılaştırmaya girmedim. Fakat daha sonra 2. Film ile 2. Sezon birden gelince bu karşılaştırma gayet yerinde oldu.

 

Şimdi efendim bir dizi; bir film ile karşılaştırılmaz. Neden ? Film hep kazanır. Neden ? Filmin bütçesi, prodüksiyonu ve kurgusu hep daha üstündür. Fakat bu durum Sherlock’da çok farklı. Dediğim gibi 2. filme 2 kere gittim. Guy Ritchie o kadar iyi bir iş çıkarmış. Fakat Steven Moffat’ın Sherlock’u ondan kat be kat daha güzel ! Karakterlerden başlayalım. Bi kere o karakter seçimleri mükemmel ! Bennedict zaten resmen yaşıyor. Bakın sadece oyuncuların röportaj tipleri ile dizi tiplerine bakın. Gerçekten arada büyük fark var. Bu adamların rollerine tamamen adapte olduğunu görebiliyorsunuz.

Geçelim kurguya. Modern Sherlock gerçekten kusursuz. 2×01 zaten en doruk noktası dizinin. Şuan İngiltere başta olmak üzere bir çok ülkede çılgınca fanlar oluştu. Sırf bu 2. sezon yüzünden hepsi. Çünkü mükemmel !

Diyaloglar mesela; daha önce hiçbir dizide ve hatta filmde geçmeyecek kadar ustaca ve zeka kırıntılarıyla hazırlanmış. Göndermeler harikulade. Okuduğum bölümün getirdiği öngörüyle çoğu göndermeyi anlamak diziyi daha da zevkli hale getiriyor. Ve tüm bunların yanında ; yan karakterler de muazzam. Lestrade, Mrs. Hudson vs…

Bir görsel öğenin en önemli yanı hiç kuşkusuz müzikleridir. Eğer müzikler iyiyse berbat bir filmi bile finale kadar götürür. İşte Sherlock Holmes filminde Hans Zimmer’in o mükemmel müziklerinin yanı sıra Sherlock da muazzam bir soundtrack’a sahip. Her an çalmasını isteyeceğiniz ezgiler mevcut.

Lost’tan beri hiçbir dizinin beni bu kadar çok içine çekmediği gerçeğinin yanında Sherlock yeni kusursuz dizim oldu. Tek kusuru elbette ki yılda yalnızca 3 kere gösterime girmesi. Fakat bu çok normal. Zira Sherlock Holmes filmi için 2 yıl beklemişken, Sherlock bize 1 sene içinde 3 farklı film sunuyor.

Orjinal romanda Sherlock Holmes’un kendini Moriarty ile birlikte attığı şelaleden sağ kurtulduğunu biliyoruz. Filmde de bunu gördük. Kısaca Sherlock Holmes ölmüyor. Fakat dizide bu öyle bir işlendi ki, dizinin son 1 dakikasına kadar Sherlock Holmes’un gerçekten öldüğü hissiyatı insanlara yaşatıldı. Ki Dr. Watson’un o duygusal ve muazzam konuşması mükemmeldi.

Sık sık düşünmenizi ve aklınızı çalıştırmanızı size çaktırmadan subliminal mesaj olarak aktaran Sherlock, gelmiş geçmiş en mükemmel uyarlamadır nezdimde. Zira modern zamanın pençesinde aklını kullanmayan insana inat bir insan yaratıldı.

Şimdi zilyon tane insan yeni sezonu aç kurtlar gibi bekliyor. Fakat işin acı tarafı kimse bu yeni Sherlock’u onu anlayarak izleyemiyor. Herkes ”Sherlock’un ne kadar güzel herşeyi çözdüğü”nden bahsedip hayran kalıyor. Fakat dizide verilen onlarca mesaj ve yüzlerce olaydan bahseden ve onları anlayan çok az.

Zamanında kendi yarattığı kahramanı öldürünce çevreden gelen baskılar yüzünden yeniden canlandıran Sir Arthur Conan Doyle’un yaşadığı şeyi bugün BBC Sherlock’un yazarları yaşayacak diye korkuyorum. Zira aç kurtlar deli gibi av beklerken, kurtları doyuracak avı düşünen pek olmaz.

 

Sherlock Holmes : A Game of Shadows – İnceleme

Çıksın da izleyelim dediğim filmler azdır fakat çıksın da sinemaya gidip izleyelim dediğim filmler daha azdır. İşte bu daha az olan filmlerin başında geliyor Sherlock Holmes – A Game of Shadows.

Bugün çıkar çıkmaz gittim ve sonuna kadar tatmin oldum. Yine başlangıcıyla bizde ”adrenalin” salgılattıran bir giriş yaptı. Hans Zimmer’in o mükemmel soundtrack’lerinden hiç bahsetmiyorum zaten. Belki de filmin %50′sini o muhteşem müzikler oluşturuyor desem haksızlık etmiş olmam.

Oyunculuklara ise kesinlikle laf yok. İlk filmden zaten 2 ustanın da maharetlerini gördük. Fakat 2. filmde kendilerini daha da geliştirdiklerini görüyoruz. Film yalnızca bolca aksiyondan ibaret değil. Polisiye, gizem ve tabiki o ince ”Sherlock” mizahı-nüktedanlığı etkin. Film boyunca eğleniyorsunuz. Ve tabiki son filmde değinmeden geçemeyeceğim bir nokta : kameralar ! Sinema dünyasına ders verir nitelikteki kamera açıları ve muazzam slow motion’lar filmi daha da güzelleştiren detaylar. Şimdi filmin içeriğine bakalım.

- Dikkat buradan sonrası spoiler içerir -

Filmde gördüğümüz ilk an aslında Watson’ın anılarıyla başlıyor ve Watson’ı bir daktilo başında bu anıları yazarken görüyoruz ardından olaylar başlıyor. Güzeller güzeli Irene Adler’ımız pazar yerinde bir binbir yüz Sherlock Holmes tarafından takip ediliyor. Yetiştirmesi gereken bir paket olan Irene son hız kaçarken Holmes’e yakalanıyor. Tüm bunların ardından Irene’in, Holmes’un baş düşmanı Moriarty ile işbirliği içinde olduğunu öğrenip yıkılıyoruz fakat biraz sonra olacaklarla ”double debistating” yaşıyoruz. Irene Adler ani verem’den ötürü ölüyor.

Evlilik hazırlıklarına ve hatta balayına çıkmayı planlayan Watson’a ise yine Moriarty musallat oluyor fakat Sherlock Holmes elbetteki devreye giriyor.

Irene Adler’in yerini filmde onun kadar etkin almasa da bir çingenin aldığını söyleyebiliriz. (Simza)

Filmin en sonunda ise üzücü bir olay yaşanıyor. Fakat kitabı okuyanlar pek şaşırmayacak ve üzülmeyeceklerdir zira Holmes’un 9 canlı olduğunu herkes bilir.

Filmin sonunda Watson’un ”The End” şeklinde sonlandırdığı anılarını Sherlock Holmes’un ”The End ?” şeklinde değiştirmesi beni en çok heyecanlandıran şey oldu. Filmin 3.sünün geleceğine dalalettir bu. Ki zira ve kat’a böyle eserlerin üçleme yapmadan son bulması beklenemez. Umarım da böyle olur.

2 yıldan sonra Sherlock Holmes’u yine Robert Downey Jr. performansı ile izlemek çok zevkliydi. Şimdilik önümüzdeki Sherlock’lara bakacağız.

BBC’nin Sherlock’u ise Ocak’ta tekrar 3 bölüm ile devam ediyor. 3×90 toplamda 270 dakikalık bir Holmes keyfi süreceğiz.

Ayrıca yine Sherlock Holmes hayranlarına son olarak HBO’nun Sherlock Holmes dizisi yapacağına dair duyumlar aldığımı da belirteyim.

THE END ?

Albüm Incelemesi: Florence + the Machine – ‘Ceremonials’

Bir albümü, sanatçıyı ve şarkıyı sıkılmadan kaç kere dinleyebilirsiniz ? Bunun muhakkak bir sınırı vardır. Zira bir şeyi sık sık yapar hale gelmeniz o şeyden bıkmanıza kolayca sebep olur. İşte sıradan bir albüm,sanatçı ve şarkı için bu tekrar oranı 5, daha iyisi için 15 çok daha iyisi için 35 ise; Florence and The Machine grubu ve Ceremonials albümündeki şarkılar için bu sınır henüz çizilmemiştir.

Önce Florence Welch’in solistliğini üstlendiği bu grubun “You’ve Got the Love” isimli şarkısıyla karşılaştım. Sıkılmadan defalarca dinledim. Tabi o sıralar ne söyleyeni ne de grubu araştırmak hiç aklıma gelmedi. Çünkü bunu ne zaman yapsam hep bir hüsran oluyordu. 20 şarkılık albümden hep 1 tanesi iyi oluyor ve ben de hep ona denk geliyordum. Fakat daha sonra bu muhteşem grubun ilk albüm çalışmasını dinledim. (Lungs – 2009)

Eskiden iPod’umda mevcut olan karışık şarkıların arasında önce bu grubun şarkılarını attım. Fakat daha sonra bu gruptan başka bir şey dinlemediğimi farkettim. Tüm şarkıları silip yerine Lungs albümünü yükledim. Defalarca milyon kez dinlediğim albümün her şarkısı ezberimde. (Rabbit Heart favorimdir.)

Şimdi aynısını bu yeni albüm için de yapıyorum. Peki bunu nasıl başarıyorlar ? İlk albümden tüm şarkıları mükemmeldi. İkinci albümde de durum aynı. Tarzını kaybetmeden aynı güzellikle tüm şarkıları aynı tadı veriyor. Şimdiden 100′den fazla dinledim yeni albümü. Her gün okula giderken de dinlemeye devam ediyorum. Yeni albümün ise yılın en iyi 25 albüm çalışması kapsamına gireceğine inanılıyor (ben de öyle).

Yeni albümün ve grubun büyük bir takipçisiyim şu sıralar. Umarım bu tarzını ve tadını bozmadan devam ederler. Yazımı sonlandırırken sizlere yeni albümün en güzel parçalarından birisini sunuyorum. Şarkının sözleri büyük bir incelikle yazılmış ve “Frida’nın -What the water gave me ?-” isimli tablosundan esinlenilerek yazılmış.

YouTube Preview Image

Kara tren gecikir ama sonunda gelir…

Tren çok garip bir vasıtadır. Herkes bilir fakat günümüzde çoğu insan binmemiştir. Aynı uçak gibi. Fakat tren vs. uçak karşılaşmasında uçak arayı büyük farkla açar. Bu aslında Türk milletinin tipini yansıtır.

Öğrencilik hayatıma kadar benim de trene binmişliğim yoktu. Metro ve tramvay gibi raylı vasıtaları kullandım elbette.

Tren herkesin gözünü korkutur aslında. Korku ise en hızlı yayılan salgın hastalıktır. Bu nedenle toplumda kaynağı ve nedeni bilinmeyen tren adına bir korku büyümüş gitmiştir hep.

3 kez 12 saatlik tren yolculuğu yaptım ve 4üncüsü için hazırlanıyorum. Gelin şimdi hep beraber anadolunun bağrından gelen ezgilerle treni inceleyelim…

Bir çok tren var raylar üstünde. Van Gölü Expresi, Doğu Expresi vs… Benim güzergahımda tüm bunların yanında 4 Eylül Expresi mevcuttu ve ben 2 yolculuğumu bununla yaptım.

Öncelikle tren yolculuğu kimler içindir dersek 2′ye ayırabiliriz ;

1- Grup olarak seyahat edenler için
2- Benim gibiler için

2 kategoriye de giriyorum sanırım. İlk yolculuğumu 27 ekim gecesi Sivas’tan gece 11.05 sularında hareket edecek 4 eylül treni ile yanımda 2 arkadaşımla beraber gerçekleştirdim. Tren tam olarak gara 11.40 gibi geldi ve 12 gibi hareket ettik. Bu aslında rötar gibi görünebilir ama aslında değil !

Toplamda 3 arkadaş 4 kişilik kompartımanda  yer aldık. 4. kişi sürpriz olacaktı. Yerimizi aldık ve yanımızda 50′li yaşlarında babamız tadında bir insan beliriverdi. 3-5 hoşsohbetten sonra amcamızla tanıştık kendisi TCDD memuru çıktı ve TCDD’nin yakın tarihi hakkında bilgiler verdi. Kendisiyle yolculuk için aldığımız nevaleleri paylaştık. Kalkıştan 1 saat kadar sonra amcamızdan rica usulüyle başka bir kompartımana geçmesini biz delikanlıların ders çalışacağını belirttik. Kırmadı geçti sağolsun…

Rotamız Ankara, Planlanan varış saati sabah 9.30 fakat biz 11′den önce orada olacağımızı sanmıyorduk. 10 saat boyunca kompartımanımızda yalnız ve mutluyduk. Önce biraz çene çaldık. Ardından treni dolaştık. (Ki bu çok zevkli birşey) Şansımızdan trenimiz ”yemek vagonlu” çıktı ve bizde bunu kutlayalım dedik ve 70′likle şenlendik. (Mönüsü geniş bir yemek vagonu mevcut TCDD’nin bazı trenlerinde)

Kutlamanın ardından kompartımanımıza geçtik ve ödevleri tamamlayıp kestirmeye geçtik. Gözümü açtığımda durmuştuk ve saat 9.30′du. Ben camdan bakıp yerimizi saptamaya çalışırken arkadaşları da uyandırdım ve Ankara’da olduğumuz gerçeği ile yüz yüze geldik. 1 saat rötarlı gelen tren tam vaktinde son durağa varmıştı…

Dönüşte ise Van Gölü Expresi ile yataklı vagonları test ettik. Ücret olarak daha pahalı fakat uzun yolculuklar için gerçekten değer…

Gördüğünüz gibi grup ile yolculukta gerçekten çok iyi bir vasıta.

Peki ya ben gibi olanlar ? İnsanları izlemeyi, uzun yolculukları, kitap okumayı, müzik dinlemeyi, farklı diyarları görmeyi ve biraz da kestirmeyi seviyorsanız yine tren tam sizin için.

Bayram öncesi yine 4 eylül trenini kullanarak yalnız olarak yolculuk yaptım. Tren 12′de hareket etti. İlk 2 saat müzik dinledim, daha sonra roman okudum ve ardından biraz kestirdim. Uyandıktan 2 saat sonra da insanları ve anadoluyu izleme fırsatına nail olduktan sonra Ankara’ya varmıştım. Ya da bunları bir kenara bırakıp trene biner binmez uyuyup gözünüzü Ankara’da da açabilirsiniz fakat ben pek uykuyu seven bir tip değilim…

Aynı yolu otobüs ile 6 saatte, 2 katı fiyata, daha az konfora ve gündüz güneşi ile çekebilirdim fakat tren her zaman daha cazip geliyor.

Aceleniz yoksa (öğrenci adamın neden acelesi olsun ?) tren en mükemmel vasıtadır. Fakat bindiğiniz treni iyi araştırın. Örneğin benim hattımda en iyi tren 4 eylül treniydi. Yeni ve imkanları fazla ayrıca daha hızlı.

Sevgilinizle, dostlarınızla ya da kendi ruhunuzla uzun bir yolculuğa çıkarsanız size trenden başka bir vasıta öneremem.

Yazımı şu güzide resimle sonlandırırken arka fonda ”Kara Tren” müziği çalmasını temenni ediyorum…

Resmin Nüktedanlık İçerdiğinden Bahsetmeme Gerek Yok. Benim Okuyucum İşini Bilir....

Resmin Nüktedanlık İçerdiğinden Bahsetmeme Gerek Yok. Benim Okuyucum İşini Bilir....

Arama
RSS
Beni yukari isinla