Dürtüsel, Bağımlılık Yaratıcı ve Uyuşturucu ; Aşk

Bilimsel nitelikte ne varsa benim için ilgi çekicidir daima. Bir uzay mekiğinin nasıl yapıldığından, televizyonun nasıl çalıştığına kadar herşey gizemli ve ilgi çekicidir benim için. Uzun zamandır aşkın bilimsel tasvirini araştırıyordum. Bir bilim adamı için aşk ne demek ? Sevdiğin bir insanı kendine aşık etmenin yolu var mı ? gibi sorular hep aklımın bir köşesindeydi. Çok sık aşık olan birisi değilim fakat yine de aşk konusu aklıma takıldı.

Şimdi sizlere aşk hakkında bir çok bilgi vermeye çalışacağım.

Aşk duygusal birşey mi ?

Duygusaldan ne anladığınız çok önemli. Tüm duygusal şeyler gibi aşk da beyinde gerçekleşir. Aşkın kalp ile bir alakası yoktur aslında. Kalbiniz size yalnız kan pompalar. Neden yıllardır aşkın tasviri kalp olmuştur bilmiyorum. Fakat kısaca aşk, beyinde oluşan bir dürtünün iz düşümüdür. Yani evet duygusaldır. Fakat hissel birşey olmasından ziyade aşk, zorunludur ve her insan aşık olur.

İnsan aşık olduğunda neler olur ?

“Nedir bu aşk denen?” demiş Shakespeare. Kara sevdaya tutulmuş 32 kişiyi MRI tarayıcısına yerleştirmişler. 17′si aşklarına cevap bulmuş, 15′i ise aşklarını yeni terketmiş. Sonuçlar göstermiş ki, aşık olunduğunda beyinde gerçekten birşeyler oluyor. Yani bu kanımızda dolaşan birşey değil. Fiziksel bir eylem. Kolumuzu oynattığımızda beyin ne kadar aktif ise aşık iken de o kadar aktif.

Öncelikle olan şey, aşık olunan kişinin “özel bir anlam” kazanması.
Nasıl mı ? Bir zamanlar bir kamyon şoförünün söylediği gibi:
“Dünyanın yeni bir merkezi olmuştu, bu merkez de Mary Anne’di.”

George Bernard Shaw biraz daha farklı ifade etmiş:
“Aşk, bir kadınla öteki arasındaki farklara fazla önem vermektir.” - Bu sözü gerçekten beğendim.

Bir kişi üzerine odaklanırız. Onun hakkında sevdiklerinizi ve sevmediklerinizi listeleseniz bile, bu listeye bakmayıp sadece sevdiğiniz özelliklerine odaklanırsınız. Chaucer’ın dediği gibi “Aşk kördür.”

Mesela şiirlere bakalım. Aşıklar tarafından yazılmış şiirlerde bazen görürüz ki yazar, sevdiceğinin bambaşka bir noktasına takılmıştır. Birine çılgınca aşık olduğunuz zaman, bir park yerine gittiğinizde onun arabası park yerindeki bütün diğer arabalardan farklı olur. Bardağı, misafirlikte bütün diğer bardaklardan farklıdır.

Şairin adı Yuan Çen; şiir de şöyle:
“Bambu yer yatağını kaldırmaya kıyamıyorum. Seni evime getirdiğim ilk gece sererken seni izlemiştim.”
Yer yatağına takılıp kalmasının sebebi büyük ihtimalle zihnindeki yoğun dopamin aktivitesi. Bizim durum da aynen bu.

Neyse, sadece bu kişi özel bir anlam kazanmakla kalmıyor, bir de o kişinin üzerine titremeye başlıyoruz. Onu yüceleştiriyoruz. Öte yandan, yoğun enerji birikiyor. Ben aşıkken sürekli hareket etmek isterim mesela. Atlamak,zıplamak vs.. İşte bu biriken enerjinin bir ürünüymüş.

Ama aşkın ana özelliği, yoksunluk çekmek: Bir kişinin beraberliğinin – sadece cinsel değil, duygusal da – yoğun yoksunluğu. Tabii istersiniz – onunla seks yapmak içinizden gelir. Ama daha çok, onun sizi aramasını, sizi davet etmesini, vs… istersiniz. Sizi sevdiğini söylemesini istersiniz. Öteki ana özellik de dürtü: Beyninizdeki motor çalışmaya başlar, bu kişiyi arzularsınız.

Son olarak ise takıntı oluşur. Şu MRI makinesine sokulan çılgın aşıklar var ya hani, işte onlara sormuşlar ;

“Günün ve gecenin yüzde kaçında bu kişiyi düşünüyorsunuz?”
“Onun için ölür müsün?”

İlk soruya verilen cevap : Tüm Gün !
İkinci soruya verilen cevap : Evet ! (Tıpkı ondan tuz istemişsiniz de, size tuzu uzatmış gibi)

Beyin taramalarını yaparken deneklere sevdikleri insanın fotoğrafları gösterilmiş. Ve beyinin her bölümünde aktivite görülmüş. İşin en enteresan kısmı aktif olan bölgelerden birisi, yalnızca kokain alındığında aktif hale geçen bir bölge. Ne muhteşem değil mi ? Aşk mükemmel bir uyuşturucu.

Aşk öyle bir duygu ki aslında asla cinsellik değildir. Bir insana gidip onunla seks yapmak istediğinizi söylerseniz ve bu teklifiniz reddedilerse pek üzülmezsiniz. Fakat aşkınıza karşılık bulamazsanız; İşte dünyanın her yerinde bu nedenle cinayet ve intiharlar görülmüştür. Aşk bir bağımlılıktır ve yoksun bırakılınca çok kötü şeyler olur.

İnsanoğlunda 3 beyinsel sistem vardır : şehvet, aşk ve bağlılık
Ve bu 3 beyinsel sistem birbirine bağlı değildir. Bir kadına aşık olurken, diğerine bağlılık hissedebilir ve bir başkası ile de seks yapabilirsiniz. Çok enteresan. Fakat işin daha da ilginç yanı şu; bir kadın ile seks yaparsanız onun sizden önce veya sonra kiminle seks yapacağı umrunuzda değildir. Fakat sevdiğiniz kimseye karşı bu sorumlulukları yüklersiniz.

Orgazm sırasında, dopamin seviyesi zirveye ulaşır. Dopaminin aynı zamanda aşk ile de bağlantısı var, sadece tesadüfi olarak seks yaptığınız birine de aşık olabilirsiniz. Orgazm sırasında, heyecan ile ilişkili olan Oksitosin ve Vasopresin salgılanır. Bunlar da, uzun süreli bağlılık ile ilişkili.


Peki Aşk Nasıl Biter ?

İnsanoğlu için aşk asla bitmeyecek bir olgudur. Fakat günümüzde depresyon ilaçları aşkı tamamen bitirmeyi sağlıyor. Bu ilaçlar, vücutta serotonin seviyesini arttırıyor. Ama serotonin seviyesini arttırdıkça, dopamin devresini kesiyorsunuz. Bunu herkes bilir. Dopamin, aşk ile ilintili. Dopamin devresini kestikleri gibi, seks dürtüsünü de öldürüyor. Seks dürtüsünü öldürdüğünde, orgazmı da öldürüyorsun. Orgazmı öldürdüğünde, bağlılığa yol açan maddelerin salgısını öldürüyorsun. Bunlar beyinde birleşiyor. Bir beyinsel sistemle uğraştığınız zaman, diğerini de etkilersiniz.

Sadece, aşksız bir dünyanın çok ölümcül olacağını söylüyorum.


Birisini Kendimize Nasıl Aşık Edebiliriz ?

Aşık olmak aslında vücuttaki dopamin seviyesine bağlı bir durum. Yani birisini kendinize aşık edecekseniz dopamin seviyesini yükseltin. Dopamin heyecan altında artar. Bunu elde ederseniz eros’un okları sevdiğiniz kişiye saplanır. Fakat o anda gördüğü tek kişi siz olmalısınız. Bununla ilgili yaşanmış bir hikaye var onu anlatmak istiyorum…

Sadece, aşksız bir dünyanın çok ölümcül olacağını söylüyorum

Amerika’da bir lisansüstü öğrencisi, başka bir lisansüstü öğrencisine deli gibi aşıkmış, ama aşkına karşılık bulamıyormuş. Pekin’de konferansa katılmışlar. Araştırmaları okuduğu için, birisiyle yepyeni bir faaliyet yapınca beyinde dopamin seviyesini arttırabileceğini öğrenmiş. Bu da belki aşk sistematiğini tetikleyebilirdi. Dolayısıyla, bilimi, pratiğe geçirmeye karar verdi; ve bu kızı kendisiyle çekçek yolcuğuna davet etti.  (çekçek: Çin’de insanın çektiği iki tekerlekli araba)

Çocuk, bunun dopamin seviyesini arttırıp, kızı kendine aşık edebileceğini düşünmüş. Yola çıkmışlar, kız çığlıklar atıp çocuğa sarılıyormuş kahkaha atıyormuş, eğleniyormuş. Bir saat sonra çekçekten inmişler, kız kollarını sallayarak demiş ki: “Çok şahaneydi, değil mi?” ardındından şunu söylemiş ;  “Çekçek sürücüsü de ne kadar yakışıklıydı!”

İşte aşkın büyüsü!

Türümüz varoldukça, Shakespeare’in “bu ölümlü hengame” diye adlandırdığı vücudumuzda varolacak…

Modern Zamanın Pervasız Aşıkları

İnternet kullanıcıları, internetin tadını aldıktan sonra pek televizyon izlemez ve takip etmez. İzlediği diziler de varla yok arasında, boşluk doldurmak içindir. Şüphesiz zamanına göre güzel diziler de çıkmıştır fakat Türk televizyonlarının geneline bakıldığında düzgün yapımlar bulmak neredeyse imkansızdır.

Sürekli birbirine tekrarlayan yapımlar ve olaylar. Enteresan ilişkiler ve komik derecede prodüksiyonlar. En iyi (kötünün iyisi) yapılan yapımlar genelde de komediye dayalı olur. Yoksa dram,aksiyon,macera ve gizem dalında daha “işte bu!” diyebileceğimiz bir yapımın çıkmamış olması acı gerçektir. Ölümsüzlük modu açık olarak savaşan “Polat ve ekibi”, her olayı sorunsuzca ve akıllıca çözen “Türk polisleri”, Yengesi ile aşk yaşayan “Behlüller”, tecavüz mağdurları ya da soğuk espirilere ev sahipliği eden ve gereksiz kahkahalarla dolu yapmacık sitcomlar.

Benim hatırladığım şu zamana kadar en iyi yapım “7 Numara”dır sanırım. Güldürmeyi dönemine göre başarıyla sağlayan bir yapım olmuştur. İşte şu günlerde “nezdimde” Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi dizisi olmaya aday ve efsane olacak nitelikte bir dizi : “Leyla ile Mecnun”

TRT’nin reyting kaygısı olmadan “Ekmek Teknesi” tadında yaptığı diziler zaten ilgi çekiyordu fakat yinede tam olarak “olmuş” diyebileceğiniz bir yapımı henüz yoktu. Sık sık reklamları dönüyordu “Leyla ile Mecnun”un başlamadan önce fakat ne takip ettim ne de ilgilendim. 1. Bölüm yayınlandıktan 4 gün sonra YouTube’da “suggestions” olarak gördüğüm 1. bölümün ilk 1 dakikası daha o andan içine çekmişti. Absürdlüğün dibine vuran ilk bölümden “beni izle” diyordu resmen.

Bölümler ilerledikçe ve karakterlerin iç dünyalarına girdikçe, daha fazla bağlanıyorsunuz diziye. Dizinin senaryosu akıl almayacak şekilde işliyor ve gülmediğiniz tek bir bölümü bile olmuyor. (Uzun zamandır gülmediyseniz, bir kaç kas hareketi yapmanızda fayda var. Sonra ben niye gülmedim demeyin.) 2011′de beşik kertmesiyle başlayan aşkın, hem aile cephesinde hem de çiftler arasında ki onca farklılığa rağmen Mecnun’un aşkından Leyla’yı elde etmek için girdiği yollar ve geçirdiği buhranlar kahkaha atmanıza neden oluyor. Mecnun’a yardım etmek için rüyasına giren ak sakallı dedenin, Mecnun uyandığında yatağında yatıyor olması ne kadar absürd geliyorsa, işte ondan daha fazla absürd bir dizi.

Sosyal medyayı, sözlük jargonlarını ve film,dizi,kitapları ilgiyle takip eden bir kitleyseniz her bölümde sizin için bir şeyler var. Şuana kadar (aklıma geldiğince) Lost,24,Inception, 127 Hours, Matrix, House ve daha bir çok yapıta selam gönderen senaryosu ile bunun yanında verdiği yerinde sosyal mesajları ile, ve son olarak şuan aktif olarak oynayan dizilere yaptığı göndermeleriyle (Nuri,Behzat Ç) gönüllerin şampiyonu olmuş dizidir.

Rakı yerine “incir” yiyen, Şarap yerine “üzüm” yiyen, Tekila yerine “erik” yiyen ve Sigara yerine “sakız” çiğneyen güzel bir dizi. Dizide dönen olayları bir yana bırakıp karakterlere odaklandığınızda bile bu diziyi izlemek için bir sebep buluyorsunuz.

Serkan Keskin’in canlandırdığı “İsmail Abi” tiplemesi, sizi tamamen kendisine hayran bırakıyor. Yeri geliyor onunla gülüyor, yeri geliyor onunla ağlıyorsunuz. Çocuk saflığında, abi samimiyetinde bir insanı başarıyla canlandırıyor.

Dizinin bir diğer renkli ismi “Yavuz Hırsız”. İsmi gibi Yavuz bir hırsızdır. Çaldığı LCD televizyonu götürürken polis çevirmesine yakalanıp “buna tüp taktırmaya götürüyorum, çok yakıyor” diyebilecek kadar hem laf cambazı hem de işinin ustası. Fakat mahallede herkesin yardımına koşacak kadar da can dostu.

Bunların yanında Kamil,Dede,Bakkal Erdal gibi hepsinin hep tiplemesiyle, hem davranışlarıyla kahkahalara boğulacağınız bir kadroya ev sahipliği yapıyor dizi. Açıkçası her yeni bölümünü iple çekiyorum. Ezgi Asaroğlu’nun gözlerinin güzelliğinden bahsetmiyorum tabi hiç.

Dizi Pazartesi akşamları 21.55′de TRT 1 ekranlarında yayınlanıyor. Hayatınızda gülebileceğiniz absürd durumlar ve insanlar arıyorsanız hiç kaçırmayın.

Son olarak dizinin son bölümünde yer alan “Afroman – because i got high” göndermeli mükemmel bir klip ile yazıyı noktalıyorum. Tekrar tekrar izleyip gülebildiğim tek dizi için de yapımda ve yayımda emeği geçen tüm herkese teşekkürlerimi sunuyorum

YouTube Preview Image

Aşık Olmak “?”

Odamda müzik dinliyordum. Annem odaya girdi. Birkaç şeyden bahsetti ve gitti. Aniden tekrar içeri girdi ve arka planda çalan müziği kısa bir süre dinleyerek “kime aşıksın?” diye sordu.

Uzunca bir süre afalladıktan ve saniyeler içerisinde milyonlarca şey düşündükten sonra cevap verdim : “hayır.” Uzunca bir süre ısrar etti. “Hadi itiraf et,söyle,kime aşıksın ?” diyerek üstüme gelmeye devam ediyor bense bu süre içerisinde durmadan “hayır” diyordum. Nedensiz bir şekilde de kendi kendime “ben aşık mıyım ?” diye soruyordum.

Anneme en son aşık olduğum kızdan bahsettiğimde ilkokul 5. sınıftaydım. Muhtemelen 10 yaşlarında. O zamanlar da annem gülerek dinlemişti ve o yaşlarda ki bir çocuğa verilebilecek en zekice cevapları vermişti. Ben o zamandan beri annem ile bu tür şeyleri hiç konuşmamıştım. Şimdi içeri giripte “kime aşıksın ?” diye sorduğunda, kendimi her gün birisine aşık olan, çiçekten çiçeğe konan birisiymişim gibi hissettim.

Annemi ikna edip, gitmesini sağladıktan sonra kendime sorar olmuştum artık : “aşık mıyım ?” Aslında böyle anlatınca saçma geliyordur fakat sonra gördüm ki evet büyük ihtimalle öyle. Dinlediğim müzikler, izlediğim filmler bana onu hatırlatır olmuştu, durgunlaştığım anlar sadece onu düşünür olmuştum. Bunu o kadar sık yapmaya başlamıştım ki işler rutine binmişti. O artık hayatımın parçası olmuştu. Tek taraflı platonik aşkın geldiği nokta başkaları açısından belki de komik bir durum haline gelmişti. Fakat bu benim için sevgi ve aşktı.

Annemin sorduğu tek bir soru bana nelerin farkına vardırmıştı. Bir insan aşık olduğunun farkına vardığında, çok garip duyguları tadabiliyormuş. O andan itibaren aşkın ne olduğunu sorgulamaya başladım. Aşk; farkına varılan ve O’nu elinizden geldiğince hayal ettiğiniz bir şey midir ? Yoksa aşk O’nu elinizden geldiğince değil, nefes aldığınız her an aklınızın köşesine kazıdığınız bir duyguyu farkına varmadan tatmak mıdır ? Aşk; “ben aşığım” demek midir ? Yoksa farkına varmadan kendi içinizde yaşadığınız ve ancak birinin hatırlatmasıyla farkına vardığınız ama farkına vardığınız şeyin duygular değil de yalnızca aşık olduğunuz gerçeğinin olması durumu mudur ? Yani aşk dillendirilebilen bir şey değil de duygular ile hissedebildiğiniz bir gerçek midir ?

Eğer “aşk” yukarıda yazdığım durumların 2. koşulu ise ; “evet, ben aşığım”

1.7 Milyonun Sınavı, Artık Türkiye’nin Sınavı

Ben asla çalışkan bir öğrenci olamadım. Çoğu insan ve öğretmenimin dediğine göre zekiydim fakat çalışmıyordum (evet klişedir). Çalışmak benim için yapılması en zor şeydir. Yıllardır derslerimin sınavlarını alnımın akıyla çalışmadan verdim. Övünmüyorum ve önermiyorum. Çünkü çalışsaydım bugün çok daha iyi bir lisede olur, üniversiteyi kazanıp kazanamayacağımın tedirginliğini değil, hangi bölümü seçip seçmemekte ki kararsızlığı yaşıyor olurdum. Ama çalışmadım.

Dersleri anlamadığımdan da değil hani. Anlatılanı anlar, soruları çözerim fakat tekrar yapmak gerekiyor haliyle. Ben dersi derste öğrenme taraftarıyımdır her zaman. Ders derste dinlenirse gereken anlaşılır ve uygulanır. Neyse konumuz bu değil.

Bu sene XY. kez düzenlenen YGS (önceki adıyla ÖSS,ÖSYS…) 1.7milyon öğrenciye ev sahipliği yaptı. Deli gibi çalışanlar, hiç çalışmayanlar, çalıştığından emin olamayanlar bir heyecanla sınava girdi. Ne için ? Daha mutlu bir gelecek, daha umutlu bir yaşam ve yüksek hayat standartlarını yakalamak için. (Bir reklam sloganı gibi adeta) Yukarıda söylediğim gibi çalışmaktan hazzetmeyen ben bu sınava da öyle çalışmadım.

Siyaseti tartışılacak bir obje ya da nesne gibi görmem ve öyle sevmem. Siyaset benim için, siyasi liderlerin yaptığı hataların sahnelendiği bir eğlence aracıdır. Şimdi yine ortada dönen YGS kopya olayı 1.7 milyon insanı, 1.7 milyon insanın ailesini ve bundan rant elde etmeye çalışan siyasetçileri alevlendirdi. Herkesin söyleyecek bir sözü, çözecek bir şifresi, yapacak bir eylemi var. Ülkenin gündemi YGS oldu. Herkes YGS’nin adaletsiz yapılan sınavından bahsediyor, suçu cemaatlere, siyasi partilere, kişilere, kurumlara atıyor.

Çok sevdiğim bir söz var ”Bal tutan parmağını yalar.” Bu söz çok çetrefillidir. Kısaca der ki, elinde fırsatın varsa her yol mübahtır. Yanlışlığı,doğruluğu o an için önemli değildir. Bugün de aynen öyle işte. Fakat dün de öyleydi. Cemaat ya da kişiler soruları çaldı ve birilerine dağıttı. Fakat kimse bu neden oldu diye sormuyor. Bu oldu mu ? olmadı mı ? olduysa iptal olsun sınav ! şeklinde hezeyanlar sürüyor. Soruların çalınma olasılığı vardı ve o olasılığı kullandılar ki çalındı. (ya da sorulara şifreler yerleştirildi) Bu kopyaları ya da şifreleri alanlar buna fırsat buldular ki aldılar. Peki bunu neden yaptılar ? Bu sınav senelerdir yapılıyor. Ve ben inanmıyorum ki bu sınav ilk gününden bu yana adil bir şekilde yapılıyor olsun ve bu düzen sırf bugün başı çeken bir grup adam ya da cemaat tarafından bozulsun.

Kitle iletişim araçlarının her geçen gün arttığı ve güçlendiği bir dönemde, saklanan bilgilerin gün ışığına çıkmayacağını kimse iddia edemez. Bundan 20 yıl önce de bu tür sınavlarda kopyalar oluyor, torpiller dönüyordu. Fakat o dönemler evlerde telefon bile yoktu. Bunu öğrenen birisi kime haber verecek, kimi kime şikayet edecekti ? Şimdiye kadar ki en güvenli denilen sınavın bile kopya şaibesi altına girmesi olayın güvenlikle alakadar olmadığını gösteriyor. Bu halk buna muhtaç. Bugün başka sınavların soruları sizin önünüzde olsa siz de o sınavlara bakarsınız. (Bal tutan parmağını yalar.)

Peki neden kopya çekiyoruz ?

Aslında çok açık değil mi ?

Bize sorulan sorulara cevap veremeyecek durumda olduğumuzdan
Çalma olgusunun maddesel olarak yerleşmiş olmasından
Geleceğini kurtarma kaygısından
Bu ülkede üniversite hariç diğer olguların kumar olarak görülmesinden
Kolaycılığın benimsenmesinden
Devlete ve ülkeye olan inancın ve saygının yok edilmesinden

Peki asıl sormamız gereken soru nedir ?

Neden sınavlara tabi tutuluyoruz ? Liselere girerken, Üniversiteye girerken, Mesleğe atılırken.
Devlet okulda verdiği eğitimin kalitesine ve her bireyde eşit olarak dağılmasına güvenmiyor mu ki sınavlara tabi oluyoruz ? Eğer eğitimin kalitesizliğinden ötürü sınav yapılıyorsa  bu asıl sorunu halı altında itmek değil midir ? Üniversiteler gerçekten gerekli ve şart mı ?

Bugün Amerika’da ki nüfusun %90′ı lise mezunu. Geri kalan %10′luk kısım üniversiteye girerken bir sınava tabi olmamış. Amerika’nın nüfusu bizi 2′ye katlıyacak seviyede üstelik. Bugün 81 ile üniversiteler açılırken, neden bu sınavlar ? Herkes mühendis olamaz diyebilirsiniz fakat herkes üniversiteye giremez diyemezsiniz.

Bugün televizyonlarda bangır bangır bağıranlar hep bu kopya olayından dem vuruyorlar. Kimse kalkıp sorunun temelini görmüyor. Gerçekler acıdır derler ya işte bu nedenle. Gerçek olan ne mi ? Bugün televizyonlara çıkan insanların tamamı eğitimci. Yani bir yerlerde eğitim veriyorlar. Devlette çalışan zaten yok. Ya özel okullar ya da dershaneler. Hiç birisi çıkıp “Şu eğitim sistemini düzeltin!” diyemiyor. Çünkü o zaman kendilerine ihtiyaç kalmayacak. Bu ülkede devlet okulları vermesi gereken seviyede eğitim verselerdi, özel okullar ve dershaneler tarih olurdu. İşin en acı yanı kimsenin buna ses çıkarmaması. Okulda ücretsiz olarak öğrenmemiz gereken bilgiler için, dershanelere paralar yatırıyor olmamız çok acı.

Bugün 15 Nisan 2011, liseliler sessizliklerini bozup bir çok yerde sokağa dökülmüşler. Bir kaç haber merkezinde rast geldim, sınav sisteminin kaldırılması için slogan atılmış. Biraz umutlandım demek ki hala iş var gençlerde. Çünkü bu sınavın 1milyon 700kez tekrarlandığı takdirde de kopya çekilebileceğini ve buna kimsenin dur diyemeyeceğini, asıl sorunun kaynağına inmeleri gerektiğini anlamışlar. Bu gerçekleri görmeyip “sınav tekrarlansın” diye avaz avaz bağıranlara bir çift lafım olsun isterdim ama yok maalesef.

Orta Doğu’da demokrasi devriminin yaşandığı şu günlerde, bizlerde de bir eğitim devrimi yaşanır mı dersiniz ?

Temple Grandin’in Öyküsü

Ocak aylarında NTV’de ”Temple Grandin” filminin sonuna yetişmiştim. Açtıktan 5 dakika sonra film bitti fakat son 5 dakika bile izlenmesi gereken bir film izlenimi yarattı. Unutkan zihnimin bir köşesine yazdım bu filmi. Daha sonra (3ay) ne olduysa bir aydınlanma şeklinde bu film aklıma geldi ve hemen indirdim.

Tarihte tüm önemli bilim adamlarının, aslında zihinsel sorunları olan insanlar olarak kabul edildiği gibi bir gerçek var. Hiperaktif, otistik, down sendromlu gibi… İşte bu filmde Temple Grandin adında ki bir kadının gerçek yaşam öyküsünü konu almış. Filmin yapımcısı HBO zaten kendini tescillemiş bir marka. Az ama öz filmler yaparak ödülleri garantiliyor. (Dizi de yapıyor).

Temple Grandin’in kısaca çocukluğuna ve ailesine değinilerek bizi Temple’ın iç dünyasına sokan mükemmel bir film. Filmden bahsetmek istemiyorum zira isteyen indirip izler diyorum. Ama bu film insana garip duygular yaşattırıyor. Filmin ilk yarısından sonra çok garip bir ruh hali alıyor sizi. Anlamsızca ağlıyorsunuz evet ağlıyorsunuz. Sevinçten değil, üzüntüden değil neden olduğunu bilmediğim bir şekilde gözlerimden yaş geldi. Erkekseniz de kaşlarınız adeta böyle oluyor.

Film bittikten sonra ilk işim internete girip film hakkında ki yorumlara bakmak oldu. Çünkü sorun bende mi diye merak ediyordum. Orada izleyip ağladığınız birşey var ama neden ağlatıyor belli değil. Neyse ki yalnız olmadığımı gördüm (bkz: temple grandin)

Sanırım bunun en büyük nedeni ”Claire Danes” isminde ki aktrisliğin nirvanasını bize göstermiş insan olsa gerek.

4 yaşına kadar konuşmayan, doktora götürüldüğünüzde “mümkünatı yok konuşmaz” denilen ve doktorlar tarafından “hastahaneye yatırılmalı bu” denilen bir çocuk olduğunuzu ardından lise-üniversite-master ve hayvan biliminin efendisi ünvanını aldığınızı hayal edin. İşte böyle mükemmel bir insan Bayan Grandin. Mutlaka izlenesi.

Kısaca Yorumum ;

Hayatında ki zorlukları bir kapı olarak gören ve o kapıyı geçtiği takdirde yeni bir dünyaya adım atacağını bilen bir insanın hikayesi

Fevri verilen kararlar

Hayat verilen kararlardan ibaret. Doğru ya da yanlış. Verdiğiniz kararlar hayatınızı şekillendirir. Her sabah 7′de kalkar iken artık 6′da kalkmaya karar vermeniz geceden 1 saat erken yatmaya ya da sabah uykusuz olarak kalkmaya neden olur. Bu denli küçük ayrıntılar bile hayatımızda önemli bir yer alırken insanoğlunun genel hayatının tamamı kararlar çerçevesinde olgunlaşması bir hayli büyük bir yük sırtlandığımızın göstergesi olsa gerek.

Ne yazık ki insanoğlunun verdiği kararların çoğu fevri yani ani olarak bir hırs ya da sevinç ile verilen kararlar oluyor. Aslında bunların hepsinin nedeni kimyasal olarak hormonlarımızdan kaynaklanıyor. Serotonin, Dopamin gibi hormanlarımızın ani değişmesi (mutluluk ve hüzün anında) değişik kararlar vermemize neden olurlar. Arabesk müzik dinlerken aniden kollarını jiletleyen gençler ya da intihar girişiminde bulunan insanlar genelde bu hormon değişikliğinin kurbanı olurlar. Aynı zamanda erkeklerin de baş belası olan Cem Yılmaz tabiriyle ”post ejeculation syndrome” ardından erkeğin yaşadığı ani testosteron değişimi de yine erkekler için garip duyguların yaşandığı ve fevri kararların verildi durumlara sebep olur.

İşin doğasını geçip olaylara gelirsek aslında bu ani değişimler insanların hayatlarını değiştirecek nedenler doğurabiliyor. Çok kısa süre önce yine suçu hormonlara yüklediğim bir neden ötürü tekrardan hem sevdiğim hem de konuşmaktan aşırı zevk aldığım bir insanı hayatımdan çıkarttım. Hiç sarhoş olmadım ama sarhoş bir insanın verdiği kararların ayıldıktan sonra kendisine nasıl geldiğini hissedebiliyorum. Her ne kadar olmayacak duaya amin diyerek hayatıma soktuğum bir insan da olsa, hayatımdan çıkarıp atmak da sanki tam olacak bir duanın benim tarafımdan bozulması gibi geliyor. Ah hormonlar !

Keşke insanların verdiği kararların bilhassa krtik önemli (ne demekse artık) kararların bir onay süreci olsa. Verdiğimiz kararlar 1 saat ya da 1 gün sonra onayımıza sunulsa ve olaylar durulduktan kafalar sakinleştikten sonra onları onaylayabilsek  ya da değiştirebilsek.

Hayatımızda iyi kötü verdiğimiz kararların ceremesini yine çeken bizler olacağız. Bu nedenle bu yazı bana ders olacak nitelikte olsun. Her verdiğim kararda aklıma gelsin. Her ne kadar iş işten geçmiş olsa da gelecekte ki kararlarımda bu yazı bir nebze olsa da durulma süresi versin.

Tabi isterseniz aynı amaçla siz de kullanabilirsiniz…

Elveda Demek

goodbye2.gif (394×400)Bana sorarsanız hayatımın en güzel günleri daima farklı yerlere gittiğim zamanlardır. Hayatımın en kötü anlarında ise gittiğim yerlerden ayrılma zamanı geldiğinde olmalı.

Türkiye’nin bir çok yerini dolaştım. İzmir, Osmaniye, Malatya, Konya, Denizli, İstanbul, Kayseri, Kırıkkale, Kırşehir, Eskişehir,  Pamukkale, Ankara, Kahramanmaraş, Kıbrıs ve aklıma gelmeyen bir çok yer…

Hepsinden ayrılırken bir burukluk yaşıyor insan. Kişilik olarak çok çabuk adapte olan biri olduğumdan, gittiğim yerleri, tanıdığım insanları hemen kendime bağlayıp sanki senelerdir beraber yaşıyoruz gibi hislere kapılırım. Gitmeden önce ve giderken ki ruh halim en berbat anlarım olmuştur. Kimi zamanlar sonra sırf ayrılmak korkusuyla bir yerlere gitmeyi bile istemeyecek duruma geldim. Belki bundandır içe kapanıklığım diye çok düşünmüşümdür. Ayrılık ve kopma korkusu.

Hayatımın büyük bir bölümü de zaten doğumumdan beri sahip olduklarımı kaybetme korkusu içinde bir saplantı yaşayarak geçmiştir. Bu nedenle ölmekten çok, çevremdeki insanların benden önce ölecek olmaları korkutur beni. Küçüklüğümde büyük hevesler ile yakınlarıma gidip kaldığım zamanlar daha ilk geceden ya beni bir melankoli alırdı ya da kendimi kontrol edemediğim zamanlar (8-9-10 yaşları) ağlayarak durumun düzeltilmesini beklerdim. Dayımın 8 yaşımda iken ağladığım için gecenin bir yarısı tekrar aileme götürme teklifini sırf ayıp olmasın diye reddettikten sonra sabahı beklemiştim. Fakat geceden sabaha kadar geçen süreç beni bu seferde bulunduğum yere bağlardı. Böyle garip bir çocukluk geçirdim. Aynı şekilde biraz daha kontrollü bir gençlik geçirdiğimi de söyleyebilirim.

Hiç anlayamadığım ve çözemediğim duygusallık hali çocukluğumdan itibaren beni saran bir olgu. Zamanında burçlara inanmayan ben, yengeç burçlarının çok duygusal olduğu tezini öğrendiğimde terse dönmüştü. Belki de bu kadar duygusallığımın nedeni gezegenlerin kafalarına göre hareketidir. İşin güzel yanı kendimi kontrol edebilmem olsa gerek. Zira günlük yaşantımda kimse benim duygusal bir insan olduğuma inanmaz aksine vurdum duymaz, devamlı gülen, şen şakrak bir insan profili çizmekteyimdir.

Benim gibi vedalaşma fobisi olanlar için, benden gelsin;

Güzeldir yaşamak, duygularla beraber
En güzel yanı hayatın, olmaktır hepberaber
Korkunun faydası yok ayrılmaya elbet
Korkuyorsan vedalaşmaktan, sessiz usulca terket

Super 8 Trailer ~ J.J. Abrahms & Steven Spielberg

10 Haziran 2011′de vizyona girecek olan Super 8 sinemaseverleri bir hayli heyecanlandırdı…

Valenzetti Denklemi

lost_valenzetti_denklemi01.jpg

İnsanoğlu binlerce yıldır “kıyamet” kavramına inanıyor ve “kıyamet”in ne zaman kopacağına dair tahminlerde bulunmaya çalışıyor. Bu yazıyı okuyabildiğinize göre, bugüne kadar öne sürülen tüm tahminlerin boşa çıktığını rahatlıkla söyleyebiliriz ki birçoğuna göre “kıyamet”i çoktan yaşamış olmalıydık. Fakat şimdi sıkı durun, sizlere insanlığın sonunun ne zaman geleceğini söyleyeceğiz, hem de hiç kehanetlere sapmadan, tamamen bilimsel yöntemlere dayanarak… Hazır mısınız?

lost_valenzetti1.jpg

Aslında her şey 1920′li yılların sonuna doğru italya’da başladı. O tarihte Valenzetti ailesine bir erkek bebek katıldı ve adını da enzo koydular. Küçük enzo, daha bebekliğinden itibaren deha derecesinde zeki olduğunu belli etmeye başlamıştı. Nitekim özellikle matematiğe olan yatkınlığı ortaya çıktığında ülkenin en yetkin bilim enstitülerinden fibonacci yüksek bilim enstitüsü’ne davet edildi ve 16 yaşında da doktorasını tamamladı. Onun en büyük çalışmasının, bulduğu denklem olduğu söylenir ki bu denkleme “valenzetti denklemi” adı verilmiştir.

lost_valenzetti_denklemi04.jpg

Valenzetti bu denklemi, birleşmiş Milletler’den gelen özel bir istek doğrultusunda geliştirmiştir ve denklem, İnsanoğlunun dünya gezegeni üzerindeki kesin yaşam süresini dakikası Dakikasına hesaplamaktadır. Denklemin kendi içinde belli parametreleri (salgın, kıtlık, savaş, doğal afetler, vs.) ve belli katsayıları (4-8-15-16-23-43) vardır. Bu denklem hiçbir zaman açıklanmamış ve gizli tutulmasına özen gösterilmiştir. Zaten valenzetti’nin, bindiği uçağın düşmesi sonucu ölümüyle de birçok soru yanıtsız kalmış ve denklem iyice karanlığa gömülmüştür. Enzo Valenzetti konusundaki gizem, Gary Troup adlı yazarın kendisi hakkında yazdığı “The Valenzetti Equation” adındaki kitapla tekrar gündeme gelmiştir.

lost_valenzetti_denklemi02.jpg

Troup, kitabında bilim adamının hayat hikâyesini anlatırken, bir yandan da denklemi açıklamıştır. İnternet üzerinde (http://www.valenzettiequation.com/) adresinden tanıtımını okuyabileceğiniz kitabın maalesef baskısı bitmiş ve daha da kötüsü yazar Gary Troup, kaderin bir cilvesi sonucu Eylül 2004′te Oceanic Havayolları’nın 815 sefer sayılı Sydney Los Angeles uçağı ile seyahat ederken, uçak okyanusa çakılmış ve hayatını araştırmaya adadığı Valenzetti ile ortak bir kaderi paylaşmıştır.

465alvarhanso.jpg

Bu “resmi hikâye”nin bir de gayrı resmi yönü var elbet. Söylentilere göre Valenzetti’nin bulduğu bu denklemden haberdar olan Danimarkalı bir işadamı olan Alvar Hanso, kendisiyle iletişime geçiyor ve onun, kurduğu Hanso Vakfı bünyesinde çalışmasını sağlıyor. Bu vakfın temel amacı da insanlığı, yaşayacağı bu kötü kaderinden kurtarmak. Valenzetti’nin bu vakıfla çalışmaya başladıktan sonra da “ölümünün senaryosu”nun oynandığı ve aslında kendisinin ölmediği, hatta Temmuz 2006′da İtalya’da San Remo’da görüldüğü bile söyleniyor…

Yukarıdaki satırlarda anlattığımız “Lost” dizisindeki efsanevi “Valenzetti Denklemi” ve meşhur 4-8-15-16-23-42 sayıları, tamamen senaristlerin yarattığı, hayali bir durum. Fakat dünyanın sonunu hesaplayan bir denklemin varlığı hiç de hayal ürünü değil, bilâkis saygın bilim adamlarının üzerinde uzun süre çalışıp, tartıştıkları bir gerçek. Tüm bu “insanlığın sonu”nu hesaplama süreci ise 1960 yılında başlıyor…

lost_valenzetti_denklemi03.jpg

Hikâyenin aslı

1960′ta, “Science” dergisinde Heinz von Foerster imzasıyla yayımlanan bir makale, bilim çevrelerinin dikkatini üzerine toplamış ve tartışmalar yaratmıştı. Avusturyalı fizikçi Foerster, tarihten o güne gelen verilerden hareketle dünya nüfusunun, 13 Kasım 2026 tarihinde “sonsuz” noktasına ulaşacağını iddia etmekteydi. Foerster’ın bu iddiası “Kıyamet Denklemi” olarak anılmıştı, fakat henüz denklem yerine tam olarak oturmamıştı. Nitekim aradan 23 sene geçti ve tarihler 1983 yılını gösterirken İngiliz astrofizikçi Brandon Carter, insanlığın sonunun matematiksel olarak apaçık ne zaman geleceğini ortaya koyan bir çalışma yayımladı ve iddiaları filozof John Leslie tarafından da desteklendi. Carter’ın açıklamasına kadar başka bilim adamları da bunun mümkün olabileceğini söylemişler, hatta çalışmalar yapmışlardı. Örneğin J. Richard Gott, Holger Bech Nielsen gibi bilim adamları da bu tarihin hesaplanması konusunda çalışmalarıyla katkıda bulunmuşlardı. Peki, Foerster’dan başlayıp sayılan isimlerle devam eden bilim adamlarının ortaya çıkardığı denklem, nasıl bir hesaplama yapmaktadır? Kıyamet denklemi, şu ana kadar doğmuş insan sayısından yola çıkarak, insan neslinin ne zaman sona erebileceğini hesaplamaya çalışmaktadır.

Bir Hayalperestin Hayali Gerçek Oluyor

Prestige_lights_full.jpg (540×360)Bilime, teknolojiye daima ilgi duydum ve takip ettim. Benim için gelmiş geçmiş en büyük bilimadamı ise Nikola Tesla’dır.

Dünyanın en çok patente sahip insanı olup buluşlarının bir kısmını kendisi hayata geçirmiş bir kısmı ise sırf onun düşünüp diğer bilimadamlarının ufkunu açması nedeniyle hayatımıza girmiştir. Fakat tarih böyle bir adamı görmezden gelmeyi ona mubah görmüştür maalesef…

Tesla bundan 1 asır kadar evvel en büyük hayali olan elektriğin kablosuz ve bedava iletilmesi hayalini daima ön planda tutmuş daima üstünde çalışmıştır. Tesla bu teknolojiyi 100 yıl önceden icat etmesine rağmen dönemin elektrik kartelleri (Edison gibi) onun bu buluşunun asla gerçekleşmesini istememişlerdir çünkü bu onların verdiği hizmetin bedavalaşıp artık para vermeden alınabileceği anlamına gelmektedir.

Ama şimdi Tesla’nın ölümünden yıllar sonra kablosuz elektriğin iletimini sağlamak amacıyla bir çok firma biraraya gelip ortaya birşeyler koyma eğilimine girişmekte ve bunlardan biri olan Fujitsu-Siemens meyvelerini şuan almaya başladı.

Fujitsu’nun CeBIT 2011 standında yer alan ekran 22″ ölçüsünde, hem elektriğini, hem de video sinyalini kablosuz bir şekilde alabiliyor.

Ne mutlu ki Tesla’nın bu güzide icadı artık aktif olarak kullanılmaya başlanacak fakat ne acı ki bu icadı hayata geçiren kimseler Tesla ile ortak paydayı paylaşmıyor; Bedava Elektrik.

Umarım günün birinde bu da gerçek olur…


Hem elektriğini, hem de sinyalini kablosuz bir şekilde alabilen “Koy, Çalıştır” kablosuz ekran 2012 yılında seri üretime geçilecek. Avrupa’nın en büyük uygulama odaklı araştırma kuruluşu The Fraunhofer Enstitüsü tarafından geliştirilen ürünün tasarım ve geliştirme çalışmaları halen devam ediyor. 22 inçlik (55.88 cm) kablosuz Fujitsu ekranlarda SUPA (Smart Universal Power Access – Akıllı Evrensel Güç Erişimi) teknolojisi kullanılıyor.


Haber Hakkında ;
http://www.gelecekonline.com/metin/fujitsu_den_kablosuz_monitor-10751

Arama
RSS
Beni yukari isinla