Kara tren gecikir ama sonunda gelir…

Tren çok garip bir vasıtadır. Herkes bilir fakat günümüzde çoğu insan binmemiştir. Aynı uçak gibi. Fakat tren vs. uçak karşılaşmasında uçak arayı büyük farkla açar. Bu aslında Türk milletinin tipini yansıtır.

Öğrencilik hayatıma kadar benim de trene binmişliğim yoktu. Metro ve tramvay gibi raylı vasıtaları kullandım elbette.

Tren herkesin gözünü korkutur aslında. Korku ise en hızlı yayılan salgın hastalıktır. Bu nedenle toplumda kaynağı ve nedeni bilinmeyen tren adına bir korku büyümüş gitmiştir hep.

3 kez 12 saatlik tren yolculuğu yaptım ve 4üncüsü için hazırlanıyorum. Gelin şimdi hep beraber anadolunun bağrından gelen ezgilerle treni inceleyelim…

Bir çok tren var raylar üstünde. Van Gölü Expresi, Doğu Expresi vs… Benim güzergahımda tüm bunların yanında 4 Eylül Expresi mevcuttu ve ben 2 yolculuğumu bununla yaptım.

Öncelikle tren yolculuğu kimler içindir dersek 2′ye ayırabiliriz ;

1- Grup olarak seyahat edenler için
2- Benim gibiler için

2 kategoriye de giriyorum sanırım. İlk yolculuğumu 27 ekim gecesi Sivas’tan gece 11.05 sularında hareket edecek 4 eylül treni ile yanımda 2 arkadaşımla beraber gerçekleştirdim. Tren tam olarak gara 11.40 gibi geldi ve 12 gibi hareket ettik. Bu aslında rötar gibi görünebilir ama aslında değil !

Toplamda 3 arkadaş 4 kişilik kompartımanda  yer aldık. 4. kişi sürpriz olacaktı. Yerimizi aldık ve yanımızda 50′li yaşlarında babamız tadında bir insan beliriverdi. 3-5 hoşsohbetten sonra amcamızla tanıştık kendisi TCDD memuru çıktı ve TCDD’nin yakın tarihi hakkında bilgiler verdi. Kendisiyle yolculuk için aldığımız nevaleleri paylaştık. Kalkıştan 1 saat kadar sonra amcamızdan rica usulüyle başka bir kompartımana geçmesini biz delikanlıların ders çalışacağını belirttik. Kırmadı geçti sağolsun…

Rotamız Ankara, Planlanan varış saati sabah 9.30 fakat biz 11′den önce orada olacağımızı sanmıyorduk. 10 saat boyunca kompartımanımızda yalnız ve mutluyduk. Önce biraz çene çaldık. Ardından treni dolaştık. (Ki bu çok zevkli birşey) Şansımızdan trenimiz ”yemek vagonlu” çıktı ve bizde bunu kutlayalım dedik ve 70′likle şenlendik. (Mönüsü geniş bir yemek vagonu mevcut TCDD’nin bazı trenlerinde)

Kutlamanın ardından kompartımanımıza geçtik ve ödevleri tamamlayıp kestirmeye geçtik. Gözümü açtığımda durmuştuk ve saat 9.30′du. Ben camdan bakıp yerimizi saptamaya çalışırken arkadaşları da uyandırdım ve Ankara’da olduğumuz gerçeği ile yüz yüze geldik. 1 saat rötarlı gelen tren tam vaktinde son durağa varmıştı…

Dönüşte ise Van Gölü Expresi ile yataklı vagonları test ettik. Ücret olarak daha pahalı fakat uzun yolculuklar için gerçekten değer…

Gördüğünüz gibi grup ile yolculukta gerçekten çok iyi bir vasıta.

Peki ya ben gibi olanlar ? İnsanları izlemeyi, uzun yolculukları, kitap okumayı, müzik dinlemeyi, farklı diyarları görmeyi ve biraz da kestirmeyi seviyorsanız yine tren tam sizin için.

Bayram öncesi yine 4 eylül trenini kullanarak yalnız olarak yolculuk yaptım. Tren 12′de hareket etti. İlk 2 saat müzik dinledim, daha sonra roman okudum ve ardından biraz kestirdim. Uyandıktan 2 saat sonra da insanları ve anadoluyu izleme fırsatına nail olduktan sonra Ankara’ya varmıştım. Ya da bunları bir kenara bırakıp trene biner binmez uyuyup gözünüzü Ankara’da da açabilirsiniz fakat ben pek uykuyu seven bir tip değilim…

Aynı yolu otobüs ile 6 saatte, 2 katı fiyata, daha az konfora ve gündüz güneşi ile çekebilirdim fakat tren her zaman daha cazip geliyor.

Aceleniz yoksa (öğrenci adamın neden acelesi olsun ?) tren en mükemmel vasıtadır. Fakat bindiğiniz treni iyi araştırın. Örneğin benim hattımda en iyi tren 4 eylül treniydi. Yeni ve imkanları fazla ayrıca daha hızlı.

Sevgilinizle, dostlarınızla ya da kendi ruhunuzla uzun bir yolculuğa çıkarsanız size trenden başka bir vasıta öneremem.

Yazımı şu güzide resimle sonlandırırken arka fonda ”Kara Tren” müziği çalmasını temenni ediyorum…

Resmin Nüktedanlık İçerdiğinden Bahsetmeme Gerek Yok. Benim Okuyucum İşini Bilir....

Resmin Nüktedanlık İçerdiğinden Bahsetmeme Gerek Yok. Benim Okuyucum İşini Bilir....

Super 8 ve Zevkler Üzerine

12 Temmuz 2011 ; 1 hafta öncesinden planlar yaptığım fakat günümün bu planlarla yakından uzaktan alakası olmadan geçtiği bir gün. Memnun muyum ? hem de çok !

Uzun süredir görüşmediğim 2-3 arkadaşımla 1 hafta önceden anlaştık. Bugün pikniğe gidecektik. Herşey hazır, planlar yapılmıştı. Sabah aldığım bir sms ile tüm plan iptal oldu. SMS’de bir arkadaşımın gelemeyeceğini öğrendim. Bu planı bozardı çünkü ortak bir plan yapmıştık. Tüm bunlardan sonra sabah 10 gibi telefonum çaldı. İnternetten tanıştığım, çok sevdiğim bir insan Ankara’da olduğunu haber etmiş görüşelim demişti. Zaten planımın iptal olmasıyla bu haber çok iyi geldi. Aradan bir 15 dakika geçti ve iptal olmuş plana dahil olan 3 arkadaşımdan 2′si yine de görüşmek istiyordu. Onlara da söz verdim. Fakat o da ne ? 3 farklı insana söz vermiştim.

Saat 10:45′de evden çıktım. 11:30 gibi Kızılay’da idim. 11:45 gibi buluştuk. 12:10 gibi ayrıldım. 12:30 gibi diğer arkadaşlarla buluştum. Böyle bir yetişme telaşıyla yandım tutuştum.

Arkadaşlarla aylık olarak sinemaya gider ve iskendere dalarız. Rutinimizdir. Bugün de öyle yapacaktık. İskenderin ardından, film seçip, sinemaya girecektik. O kadar film arasından biz kendimizi 2 seçenekte sınırladık. Super 8 & Transformers 3
Arkadaşlar arasında hala Transformers 1 ve 2′yi izlememiş olanlar olduğundan tercihimiz Super 8 oldu. (mağaradan ne zaman çıktığını soramadım.)

Kısaca benim için Super 8 ne demekti ? Super 8′in çekimlerine başlandığını duyunca çok heyecanlanmıştım. J.J. Abrahms ve Steven Spielberg gibi 2 usta adam bu işin içerisindeydi. Lost ile iz bırakmış J.J. Abrahms ve Indiana Jones ile kamçılayan Steven Spielberg. İşte buydu benim için Super 8. Görülmeye muhakkak değer bir eser. Gelgelelim film çıktı. İzleyenler memnun kalmamıştı. Daima kötü eleştiriler mevcuttu. Sırf korkumdan gitmedim filme. Beğenememe korkusundan. Fakat daha sonra, benim için yorumları değerli olan Pınar Batum’un bir Twitine rast geldim. (evet Lost ve daha bir çok eserin çevirmeni Pınar Batum)

Son 1 aydır, internet kullanıcılarının (sözlük yazarları, forum siteleri ve sinema bültenleri) film eleştirilerinin ne kadar gereksiz ve saçma detaylara sahip olduğunu, kötülenen filmleri izledikçe anlamıştım. (Bkz: Sucker Punch) Fakat tüm kitle ağız birliği etmişcesine Super 8′e vurdukça vurdu. E haliyle bir beklenti düşüklüğü yaşanmıştı. Fakat Pınar Batum’un bu görüşü ben de bir umut yarattı. Son olarak gittim ve gördüm filmi.

Super 8′den sonra tekrar söylüyorum ki; internet yorumları koca bir yalan ! ya da benim zevklerim insanlardan çok farklı.
Eskiden insanların sevdiği bir tür olurdu. Korku,aksiyon,macera,dram,aşk vs… Ona göre film seçilir ve izlenirdi. Fakat internetin etkisiyle öyle bir hale gelindi ki, yeni çıkan ne film varsa, türüne ve cismine bakılmadan indirilip izlenilmeye başlanıyor. Duygusal filmden hoşlanmayıp, gemicilik mantığıyla Titanic izleyen ve “yeaa bu kaptan da amma salakmış gemiyi batırdı yeaa” demek, tamamen hastalıklı bir zihnin ürünüdür bana göre.

Super 8 ödediğim sinema biletinin parasına ve harcadığım 2 saate sonuna kadar deydi. Keyifli ve Lost’u hatırladığım 2 saat. J.J. Abrahms bu filminde Lost’tan ve Cloverfield’den esinlemeler yapmış (müzikler ve sahneler) fakat bu benim için çok beğendiğim bir durum oldu. Bu konudan eleştiren bazı arkadaşları görüp,acımamak elde değil.

AFM sinemalarının kaliteli salonlarında mükemmel bir ses deneyimi yaşatıyor film. O nedenle çevredeki ucuz sinemalar tercih edilmemeli. Bilhassa trenin çarpışma sahnesi mükemmeldi.

Bu arada belirtmiş olayım; koca salonda 3 kişiydik. Ben ve 2 arkadaşım. Eğer kız arkadaşımla gitseydim, onun için salonu kapattırdığımı dahi söyleyebilirdim. Fakat rahat olarak izledik.Bu filmin Transformers kadar tutulmamasına cidden acıyorum. Neyse ki, Abrahms ve Spielberg gişeye göre fikir ve görüşlerini değiştirecek insanlar değil.

“Peki kardeşim bu Super 8′in hiç mi kötü yanı yok ?” derseniz, benim için tek kötü yanı ; Orjinal sesinde, altyazılı olarak izleyememek. Filmin dublajsız seansı yoktu. Fakat dublaj da fena değildi.

(Buradan sonrası, Amerika’ya seslenen Arif kıvamında okunsun) Kısaca gidin, görün. Ya da korsanı çıkınca indirin. Beğenmezseniz kapatın bilgisayarınızı, biraz yalnız kalın ve kendinize “ben ne tür filmlerden hoşlanıyorum ?” diyin. Bundan sonra ona göre filmler izleyin. Beğenmediğiniz türden filmler izleyip, arkadaşlarınızın ve o filmi izlemeyi düşünenlerin aklını karıştırmayın. Adam olun !

(İskender konusunda tek tercihim HD İskender’dir.)

Google Plus ; İpuçları, Küçük Detaylar ve Kolaylıklar

Google + (Plus) kullanıma açıldı ! Peki ya onu nasıl kullanacaksınız ?

6-30-2011 10-52-33 AM

Google Buzz ve Wave facialarından sonra yeniden sosyal paylaşıma el attı. Fakat bu sefer iddialı ve kararlı. Şuan için sadece davetiye usulü ile çalışan ve bu süre zarfında beta olarak faaliyet gösteren Google +’ın kısa ve faydalı olacağına inandığım bir incelemesini sizler için türkçeleştirdim. Yazının aslına ait linki bu yazının sonunda bulabilirsiniz. Umarım yararlı bilgilere ulaşabilirsiniz.

Bir Kaç “Google +” İpucu

1. Profil resimlerine tıklayarak onların değişmesini sağlayabilirsiniz.

2. Ana feed üzerinde “J” tuşuna basıp “aşağı”, “K” tuşuna basıp “yukarı” doğru sayfayı hareket ettirebilirsiniz.

3. Eğer sadece küçük bir topluluğa(circle) “paylaşım” yapıyorsanız, gönderiyi paylaştıktan sonra sağ üst ok üzerinden “disable reshare” diyerek yeniden paylaşımı engelleyebilirsiniz.

4. Eğer eğlenceli gönderiler arıyorsanız, “Incoming” akışında sizinle birlikte paylaşım yapan fakat hiç bir topluluğa eklenmemiş insanların gönderilerini görebilirsiniz.

5. Yazı ve yorumlarınızda Kalın – İtalik ve üstü çizgili gönderiler paylaşabilirsiniz. Peki nasıl mı ?
*mustafacan*  => mustafacan
_mustafacan_ => mustafacan
-mustafacan-   => mustafacan

Google+ Takipçileri tarafından keşfedilen bazı özellikler ve bilgiler…

Yeni insanları mail adresleri veya Google Contacts üzerinden Google +’a davet edebilirsiniz.

6-30-2011-3-28-32-PM.png (380×350)

“Hangout” özelliği ile 10′dan fazla Google + arkadaşınız ile görüntülü olarak sohbet edebilirsiniz

6-30-2011-2-13-58-PM.png (517×535)

Durumunuzu güncelleyebilir, resim,video ve ses dosyası ekleyebilir veya lokasyonunuzu kolayca belirtebilirsiniz.

6-30-2011 2-12-35 PM

Siyah Google barında yer alan “Bildirim” çubuğu ile gönderilerinize yapılan yorumları, yeniden paylaşımları, +1′leri ve grup eklemelerini görebilirsiniz.
6-30-2011-2-09-28-PM.png (447×419)

Yine  siyah Google barında yer alan “share/paylaş” butonu ile herhangi bir sayfada iken hızlı paylaşım yapabilirsiniz.
6-30-2011-2-09-03-PM.png (465×254)

Kendi Google + profilinizin diğer kullanıcılara nasıl göründüğünü çok rahat bir şekilde öğrenebilir ve bu sayede gizlilik ayarlarınızı yapabilirsiniz.

6-30-2011-2-03-20-PM.png (403×248)

Google + ayarları altında yer alan seçeneklerle hesabınıza, diğer başka servislerin hesaplarını bağlayabilirsiniz.

6-30-2011 1-45-06 PM

6-30-2011 11-02-52 AM

Tıpkı Facebook’da da yer aldığı gibi ana akışda güncel veya en popüler paylaşımları görebilirsiniz.

6-30-2011 1-39-31 PM

İstediğiniz bildirimleri e-mail olarak alacak şekilde yapılandırabilirsiniz.

6-30-2011 1-38-40 PM

Google + ayarlarına, sağ üst tarafta yer alan bölümden ulaşabilirsiniz.

6-30-2011 1-36-36 PM

Dilediğniz gönderileri saklayabilir ve görünmemesini sağlayabilirsiniz.

6-30-2011 5-14-23 PM

6-30-2011 1-03-37 PM

Paylaştığınız gönderiler için “yorumları” ve “yeniden paylaşım”ı yasaklayabilirsiniz.

6-30-2011 12-49-53 PM

Kişileri Etiketleyebilir ve onların haberdar olmasını da sağlayabilirsiniz.

6-30-2011 12-10-22 PM

Feedback göndererek Google + ekibinin hatalardan haberdar olmasını sağlayabilir veya önerilerde bulunabilirsiniz.

6-30-2011 5-20-04 PM

6-30-2011 10-58-38 AM

SPARKS özelliği sayesinde farklı konulardaki güncelleme ve haberleri kolayca alabilir ve gündeme oldukça yakın kalabilirsiniz.

6-30-2011 10-32-47 AM

Kişileri belirli gruplandırmalar yaparak takip mekanizmasını kolaylaştırabilirsiniz. (CYCLE özelliği)

6-30-2011 10-26-43 AM

Yazı burada son bulmakta. Devamı gelirse yeniden türkçeleştirip onu da yayına sokarım. Yazının aslı için : http://tinyurl.com/6egz37y

Davetiye istekleriniz varsa yorumda e-mail bilgilerinizi belirterek talep edebilirsiniz…

Ünlü Olmak İsteyenler; İşte Fırsat !

Eski Türk filmlerinde, ünlü olmak için evden kaçan genç kızların hayat hikayeleri sıkça işlenir. Genelde kurmaca ve klişe senaryolar üstüne ilerleyen Türk filmlerinin yine bu tür hikayelerde de aynı argümanı sürdürdüğünü sanırdım.

Taa ki bugüne kadar. Bir genç kız bana ulaştı ve ünlü olmak istediğini söyledi. Önce şaşırdım, ardından dalga geçtiğini düşündüm. Daha sonra ciddi olduğunu anladım. Kısa fakat bana göre hayli enteresan bir konuşma geçti aramızda. Merak etmeyin sizde o konuşmaya tanık olacaksınız fakat ben olayın kendisinden çok düşünceye saplandım. Bu devirde hala ünlü olmak isteyen ve bunun için birilerine başvuran insanların olması gerçekten düşündürücü. Elbette popstar yarışmaları vs.. var fakat o yarışmaların ucunda bir ödül var. Ünlü olmak daha 2. planda bir durum.

Hayatımda hiç ünlü olmak istemedim mi ? Kim istemez ki ? Bir an olsun düşünmüşüzdür. Herkesin sizi tanıdığını ve popüler olduğunuzu. Hayali dahi güzel gelir. Tebessüm yaratır. Fakat hiç birisini idol alarak “Gelecekte Tarkan’ın koltuğuna oturacağım” (dikkat et, Tarkan oradayken oturma derler adama) demedim.  Ve ünlü olmayı da saplantı ya da istek haline getirmedim. Ama diyenler varmış maalesef ki bunu gördüm. 12 Dakika süren sohbetimiz esnasında, o ünlü oldu ben ise bir menejer belki ?

Tüm bunlar bir yana, bu soruyu neden bana sordu ? Bir şeyleri bilen birine sorarsınız değil mi ? Yani bu durumda benim ünlü olmam gerekiyor. Fakat değilim. (Öyle miyim ?) Kendisine de sordum bu soruyu : “Neden bana ünlü olma hakkında sorular soruyorsun ?” Aldığım cevap koltuklarımı kabartsa da gülmüştüm içten içe. Ünlü olmak zor zanaat imiş, bunu anladım : )

Bu yazıyı birilerini rencide etmek ya da inandıkları şeyi değiştirmek adına yazmadım. Umarım o kız ilerde istediği makama ve şöhrete kavuşur. Kim bilir çıktığı Talk Show’da benden bile bahseder ? Benim isyanım toplumun böyle bir alana özendirilmesi. Aşağıda konuşmamızın bir kısmı ve ana hatları mevcuttur.

Ah Tabi Önce nedene gelelim,

  • neden nasıl ünlü olacağınızı bana sordunuz ?

Geri Kalan Konuşma ;

Uyumak için yaşamak

Bazen hayatınızın en kötü zamanlarını yaşarsınız. Ki çevreme bakınca hiç çevremde her günü güllük gülistanlık geçen bir insana rast gelmedim. (Gelmeyi ve ondan öğütler almayı çok isterdim.)

Kötü geçen anlardan, kötü geçen günlerden ve kötü bir günün ardından benim tek beklentim uyumak oluyor. Zira böyle zamanların ardından yepyeni ve mutlu bir dünya yaratabildiğiniz yegane yer rüyalar ve hayaller oluyor.

Öyle ki bu durum uyanmanıza bile mani olacak şekilde sizi esir almış ve sarmış durumdaysa iş o zaman daha da vahimleşiyor. Yataktan kalkmanız gerek ama sizi yatağa bağlayan hayaller ve düşler var. Yapılması gereken işlerin olduğu gibi tamamlanması gereken hayallerinde olması sizin zihninizi daima meşgul ediyor.

Uykunun çok değerli olduğunu çok öncelerinden beri kavramışımdır. Tabi bu benim için geçerli. Yoksa bir çok insanın büyük bir başarıymış gibi yalnızca “2″ saat uyuduğunu anlatması bana daima garip gelmiştir. Onlara acırım. Uykudan mahrum kaldıkları için değil, hayalgüçlerine set koydukları için. Zihnin bağımsız düşünmesine olanak sağlamadıkları için. Bana göre insanın kendisini en güvenli ve korunaklı hissettiği nokta yatağıdır. Zira herkesin “mutlu sonu” (en azından Titanic’ten beri) sıcak ve huzurlu yatağında, hayata gözlerini yummaktır.

Benimde öyle olsa gerek. Her günüm umutsuzca ve berbat olarak geçmiyor elbet fakat garanti kapsamına dahil olmayacak şekilde, 30 günün en az 2-3 günü defolu olabiliyor bazen. İşte bu durumlarda ya da böyle günlerde uyumak için yaşıyorum diyebilirim. Uyumak ve gün boyunca dahil olduğumdan daha iyi bir dünyanın hayalini kurmak için. Ben de böyle zamanlar için bir kaç taktik geliştirdim. Sizlere anlık mutluluklar tattıracak ve belki de bu mutlulukları hatırlamayacak zamanlar yaratmayı öğreteceğim. (Çok şey mi vaadettim ?)

  • Alarmlar baş düşmanlarımız fakat onları sevebiliriz ! Nasıl mı ? Gece boyunca her saat başı çalacak şekilde onları ayarlayın ve bu şekilde her uyandığınızda aslında uyanmak zorunda olmadığınızın farkına varıp bir tebessüm kazanacaksınız (her tebessüm 10 points. 8 kere kalksanız 80 points yapar.)
  • Kötü geçen gününüzde yorulmamaya dikkat edin. Bu sayede daha etkili bir uyku kazanacaksınız. (10 Points)
  • Normal yatış vaktinizden 30dk ile 1saat arası önce bir vakitte yatın ve hayal kurun. Zihniniz rahatlayacak. Daha güzel rüyalar kuracaksınız. (10 Points)
  • Alarmınızı normal uyanma saatinden 1 saat önceye kurun. Bu sayede “5 dakikacık daha ne olur ?!” derken 1 saat boyunca rahat bir uyku çekeceksiniz (10 Points)
  • Alarmınız sesini sevdiğiniz melodiler ile değiştirin. (Favorim 1) (Favorim 2)

Şimdilik bu kadar. Aklıma gelirse birşeyler yahut yeni yöntemler bulursam; elbette ki paylaşırım…

Uyumak için yaşayanlara mutlu rüyalar…

90′lar da doğmak; zaman yolculuğu yapmak demektir

Şu sıralar internette sıkça dolanan 60-70-80′lerde çocuk olmak videoları ve yazıları dikkat çekmekte. Her ne kadar amatörce hazırlanmış videolar olsa da gereken hissi veriyor. Ama bana göre en değişik zamanlar 90-94 arası doğan kişilerde gözlenebilir.

Ben 93 doğumluyum. İlk 7 yaşım boyunca 90′lı yılların içindeydim. Çocukluk dediğimiz dönemleri 13 yaşına kadar baz alırsak bi 6 yıl da 2006′ya kadar geçen dönemimdir.

90′lardan 2000′lere geçerken çocukluk döneminde olmak, işte en fantastik olaydır ; Zaman yolculuğu. Geçmişten geleceğe bir yolculuk…

Öyle bir dönemdir ki bu ; Barış Manço’dan Nihat Doğan’a atladığınızı düşünün. Aradaki fark dağlar kadar fakat bu geçiş yadırganmıyor. İnek Şaban’dan Recep İvedik’e, Keloğlan’dan Caillou’ya, Atari’den Bilgisayara gibi uç farklar yaşadık.

Eskiden çizgi film denilen şey sadece belirli saatlerde izlenen ve kaçırıldığı vakit ertesi gün izlemek zorunda olduğunuz birşeydi. Fakat şimdi 24 saat yayın yapan çizgi film ve çocuk kanalları bunun yanında her an elinizin altından ulaşabileceğiniz internet mevcut.

Bunlar nimet mi yoksa bizi yozlaştıran şeyler mi karar vermekte zorlanıyorum. Pokemon’un bir bölümünü kaçırsak, mahallede arkamızdan gülerlerdi. Dönen muhabbeti anlamazdık. Tasolarımızı kaybetsek, dünyanın en fakir ve umutsuz insanı bizler olurduk. Bisikletlerimize binmek ve bisikleti olmayan arkadaşlara 1 tur bindirmek en büyük zevkimizdi ve formula 1 pilotu heyecanı katardı hayatımıza. Ben çocukluğumun çoğunu polis lojmanında geçirdim. Ne derece kontrol manyağı bir dönem geçirdiğimi az çok tahmin edersiniz. Benim için lojmanın dışına çıkmak, farklı bir ülkeye gitmek gibiydi.

Topumuz tel örgülerden dışarı kaçtığında, en büyüğümüz gider alırdı. Fakat bizim de gece dışarı çıkmak gibi bir lüksümüz vardı. Lojman için aydınlatmanın ve güvenliğin hat safhada olması nedeniyle geceleri eğlenebiliyorduk.

Peki en büyük eğlencemiz ne miydi ? Bizden 10 yaş büyük abi ve ablaların, samanyolu tv’de izledikleri, sırlar kapısından ibretlik hikayelerdi. O kadar korkutuculardı ki eve gitmek için apartmana girmeye korkardık.

Biz 90′lar da doğanlar hangi kategoriye gireceğimizi bilemez durumdayız. Ne 90′ların klasikliği var üzerimizde, ne de 2000′lerin yılışık ve yapmacıklığı. Bana göre bizler arafta kalmış çocuklarız.

90′ların güzelliklerini, 2000′lerde sadece yansımalarla yaşayabildik. 92′de çekilen ”mahallenin muhtarları”nı, 2000′ler de, sabah 6′da erkenden kalkarak izledik. Saat 7′de okula gitmek zorundaydık. Kemal Sunal’a ait tek gerçek hatıram, e-kolay.net reklamları ve uçakta öldüğü haberiydi. Bunun haricinde onu sadece filmlerinden biliyorum. 2000′lerin başında deli gibi yayınlanan ve tekrarı dönen inek şaban filmlerinden. Artık yok nedense onlar. Zeki Müren’i, Barış Manço’yu unuttuk. Onların yerini şaklabanlar aldı. Dinlediğimiz masallar Adile Teyze’den değil makinalardan artık.

Kimilerimiz bunu kaldıramadı, EMO oldu, Apaçi oldu. Kimilerimiz yeni dünyada ki, eski kafalılar oldu. (Ben gibi)

Peki 2000′lerin başında çocuk olmak nedir ?

  • Power Rangers, Pokemon, Beyblade gibi çizgi filmleri izlemek
  • En dobra dobra çocuk programı olan Hugo ve Tolga Abi’yi izlemek
  • Eşten, Dosttan tek hediye olarak ateri kasedi veya basmaktan bozulmuş ateri kolu istemek
  • Her gün muhakkak dışarı çıkıp, saklambaç, yerden yüksek, yakan top, simit, istop, tek kale, dokuz aylık oynamak
  • Bulunduğunuz muhite giren yavru ve korunaksız bir kedi-köpek yavrusu bulunduğunda sahiplenmek,beslemek ve barındırmak
  • Benim gibi çocukluğunuz yeşilliklerde geçtiyse, arkadaşlarla ebe gümeci bulmak ve yemek
  • Giyilen kot pantolon ile çimlerde diz üstünde kayarak, dizleri yırtmak veya mavi pantolonu yeşillendirmek
  • Akşam ezanına müteakip eve girmek
  • Taso biriktirmek, beyblade çarpıştırmak
  • Banyoyu kutsallaştırarak her pazar gecesi yıkanmak
  • Fotoğraf çekmek için yanıp tutuşmak fakat analog makinalardan dolayı senede sadece 36 poz hakkınız olması
  • Kızlarla ip atlamak, sek sek oynamak ve bu yaptığınızdan dolayı erkek arkadaşlarınız tarafından ayıplanmak
  • Bisikletinizin jantlarına süsler takmak ve bisiklete radyo,lamba,ayna takmak için para biriktirmek

Bunların yanında benim çocukluğumda yaptığım çok güzel birşey daha vardı. Lojmanla bitişik olan Karayolları müdürlüğüne ait ormana girip kaybolmak. (Bildiğiniz ormandı, lost ormanı gibi, göz gözü görmez, esrarengiz)

Umarım bir gün bizler, araftan çıkar ait olduğumuz rotayı belirler ve oraya yerleşiriz…

Bazen

Bazen hayatınıza yen biri girer, yeni biri; dışarıdan, yabancı, tanınmayan

İlk başlarda garip gelir size, esrarengiz bir yabancıdır sizin için

Belki de onu size çeken en büyük özelliği budur. Tanınmamış ya da gizli kalmış yönü

Zaman geçer ona bağlanırsınız ama o gizli yan daima arka planda kalır, en arkada ve hiç konuşulmayan

Bazen öyle olur ki sırf bu yönünden ötürü onu hiç tanımamayı istersiniz, sadece bir yabancı olarak kalmasını

Ama istemeseniz de o hayatınıza girmiştir, başlarda ki yabancı, şimdilerde isim veremediğiniz ama bir o kadar da içinizden birisi

Bazen sevdiğinizi sanırsınız ama tek taraflı bir duyguyu yaşamak ağır geldiğinden buna son vermeye çalışır baskılarsınız

Ama bu değil midir, o beyhude duyguyu daima ön planda tutan, unutulmayan yapan ve iz bıraktıran

Bazen sormak istersiniz gizli kalmış yönlerini ona, bir cevap ararsınız delicesine ve cevap gelmeyeceğini bildiğiniz halde

Zaman geçer elbet yine ve siz bu sefer onun gizli kalmış yönlerini çözdüğünüzü sanar ve çözmeye uğraşırsınız

Ne kadar çözdüğünüze inansanız da ve karşı taraf size ne kadar bunun doğru olduğunu söylese de inanmazsınız, çünkü gizlidir her zaman

Acımasızca size hem birşey söylemez hem de tekrar tekrar bu gizli kalmış tarafını su yüzüne çıkartır, sadece bir gölge görürsünüz, bedensiz

Arayıp durursunuz karşınızdakinin gerçek yönlerini size daha açmamış düşüncülerini, içinde ki fırtınalarını

Bazen onu hayatınızdan çıkartmaya karar verirsiniz ama çıkmaz, küllerinden doğan anka kuşu misali daima dirilir ismi ve cismi beyninizde

Fakat en acı olan şudur ki dirilen sadece beyniniz de değil aynı zamanda kalbinize de ulaşmıştır, esrarlı ve bir o kadar gizli bir biçimde

Bazen, bazen dersiniz ki kendi kendinize keşke onu hiç tanımasaydım fakat sonra af dilersiniz hemen ne kadar acı verse de o daima seversiniz

Belki de onun sadece acı veren tarafını sevmişsinizdir

Ve bazen herşey bitti dersiniz, o bitti, hayali bitti, gölgesi, sırları herşeyi bitti ! Avutursun kendini amansızca çaresizce

Fakat asla bitmez 3gün sonra, 3 ay sonra, 3 yıl sonra karşına çıkar, amansızca çaresizce kalırsın

Bazen susarsın kendi içinde ve ağzından dökülür; keşke hep gizli kalsaydın

Mustafa Can Güven

Evlilik Çağı

ananem….  bahçede…  sandalyesinde..  oturuyordu.

çok zaman düşünürüm, hayatımda annemden sonra duyabileceğim en büyük vefa ananemedir. hem öylesine tatlı ve hamarat bir kadındır ki.

üstelik ilk erkek torunu; ben, gözdesiyimdir. istediğim herhangi bir şeyde, herkese karşı benim tarafımı tutar. hem öylesine tatlı bir kadındır ki.. o gün de işte; ananem, bahçede, sandalyesinde oturuyordu.

yine de ona uğramak çok da eğlenceli bir şey değildi. ama onun yanında olmak, zaten eğlenceyle ilgili bir eylem değil.

oraya gidiyordum, çünkü yanına gidilmeyi hak eden biriydi. hem öylesine tatlı bir kadındı ki.

ben küçükken bir keresinde, benim volemle paramparça olan annemin süs vazolarından biri için ben dahil herkese “toz alırken kırıldı” demişti. kimse tek laf etmemişti. üstelik cehennem kapısı açılmaya o kadar hazırdı ki. bu vole, pek çok şeye mal olabilirdi..

ama olmadı.

yanında olmak eğlenceyle alakalı bir şey değildi. ama o gün, o mutfakta oturuyor olmak, yapmam gereken buydu. onun evinde olmak.

gerekenden fazlası, hep bir şeyler götürür. mutfağa gelip, bana gülümsemiş ve yanına meyve almıştı. kuşkusuz çok tatlı bir kadındı. safça sevebildiğim nadir insanlardan..

bu, vefam kadardı. gereken kadar. fazlası hep bir şeyler götürür.

bir saate kadar annem, babam ve kardeşim gelecekti. aramızda on yaşa yakın fark olsa da anlaşabiliyorduk kardeşimle.

az çok belki. sorun değil, büyütmeye gerek yok!

o zamana kadar vakit öldürmeliydim. o pazar, vakit öldürecektim.. yapmam gereken buydu. o evde olmak. ve vakit öldürmek, çünkü ananem bunu hak eden bir kadındı. seviyordum onu, üstelik akşam mutlaka bahsi geçecek olan evlenmemin gerekliliği üzerine tartışmada mutlak beni tutacaktı..

yirmi yedi yaşının evlilik için geç olmadığına ikna etmeliydim onları, tek sorunum bu sanıyordum; ama ben, yanına doğru giderken, ananem bahçede oturuyordu..

çıktığım mutfakta bile o koku vardı..

bu nedir tam bilemiyorum. yaşlıların evlerinin gerçekten, kendilerine özgü bir kokusu var. bir yaşlının evine girdiğimde duyumsadığım ilk şey, durgunluk olur, başka bir şey değil. ve okoku da durgunluğun bir parçasıydı sanırım.

rahatsız edici değil ama, iç bayan; hem huzur verecek hem de ürkütecek kadar yalnız bir koku.

orada olmam gerekiyordu. tek gereken buydu. canım sıkılmıştı ama orda olmamın zaten eğlenceyle bir alakası yoktu. yanına doğru yürürken sadece bakkala gidip kola almayı düşünüyordum. öylesine tatlı bir kadındı ki; ve az ötemde meyve yiyordu.

yanındaki diğer sandelyeye oturup muhabbet etmeye karar verdim.. ne kadar olabilirse. gereken kadar olacağını umuyordum. o günden önce de biliyordum, o günden sonra da hep bildim, fazlası hep bir şeyler götürüyor.

sandalyeye oturmuş, küçük süs havuzuna bakıyordum..

ananemden garip bir hırıltı geldiğini duyduğumda sanırım, süs havuzunun anlamsızlığını düşünüyordum..

havuz, süs olacak son şeydi çünkü. havuz tek bir şekilde anlamlıdır, onun içerisindeyken. bunun süsü, ah çekmekten başka ne verebilir ki? içine girilemeyen bir havuz.. asla yiyemeyeceğin bir yemeği, aç aç izlemek gibi.

ama düşünmem gereken bu değilmiş, ananem, hırıltılar çıkararak, bana doğru döndü, kafası geriye doğru yatık, gözlerinin akı parıldıyordu.

ilk başta ne olduğunu anlayamadım, öksürmeye çalışıyor gibiydi.. yaklaşmıştım aslında, nefes almak için çırpınıyordu.

boğazında, büyükçe bir adem elması gibi, gerilmiş bir çıkıntı vardı. sanırım tam boynunun başladığı yerde, büyükçe bir dilim elma vardı.

ananem nefes alamıyordu.

oysa ne tatlı kadındı.

bir şeyler yapmalıydım. yapmam gereken bir şeyler vardı.. ya da gerekenden fazlası. ananem titriyordu.. kucağındaki tabak yere düştü ve dağıldı.

meyve bıçağı..

bıçağın ucu güneşte parladı.

o elmayı çıkarmalıydım.. bunu yapabilecek miyim bilmiyordum. küçük bir kesikle hallolacaktı.

bıçağı alıp ayağa kalktım.

iyice geriye yatmış yüzüne doğru eğilip boğazına baktım. hala hırıltı geliyordu. gezlerinin akı kocaman parlayarak bana bakıyordu. benden bir şey bekliyordu. gerekenden fazlasını.. her zaman öyle olmuştu belki de.

sorun değil, büyütmeye gerek yok! bıçağı yavaşça boynuna dayadım.

elmanın tam altına gelecektim ki bakışlarının iyice değiştiğinş fark ettim. yine de beni izliyordu. onun boğazını kesmek üzereydim ve o beni izliyordu..

ananemin boğazını kesmek üzereydim; ve o bana, hatta benden ötesine bakıyordu. artık kaynayan bir süt gibi dalgalanan gözleri bir şeyler anlatıyordu sanki

“burada oturmak bile zor geliyordu sana, şimdi ne yapacaksın?”

tek yapmam gereken buydu: elmanın altından boğazı kesip elmayı çıkarmak. küçük bir kesik, becerebileceğimi biliyordum; ama..

ama beni sürekli izliyordu,

göz bebekleri küçücük fakat çok yakındı.

vakit geçiyor; ananem, bahçede, sandalyesinde boğuluyordu.

meyve bıçağı keskin değildi. ilk denemem sadece küçük bir çizik oluşturdu.

bıçağı sürtmeliydim.

ne kadar sürdüğünü tanrı bilir.. o bana bakıyordu, ben onun boğazında bıçağı ileri geri sürtüyordum.

kör bıçakla bayat ekmek kesmek gibiydi..

ama başardım, elmanın ucu tadışarı çıktı, bıçakla üstüne bastırınca da tümü.

ananemin boğazı kanıyordu, küçük çapta kıpkızıl bir ırmak aşağı doğru akıyordu, ananemin boynundan. elimle bastırdım yaranın üzerine, boynunu düz tutmayı başardım, tam o sırada kardeşimi bahçe kapısından girerken gördüm.

gerisi yok..

kendimden geçmişim. ayıldığımda ananem ölmüştü. ambulansa doğru giden cesedini gördüğümde, hala olanları hayal sanıyordum.

asım ışlak


erenköy, kat:2 e blok.
(seans no: 02/a)


—-

ek 1:


“… yanına doğru koştum. akan kanları görünce şok olmuştum.. “ne oldu?” diye bağırdım. elindeki çakıyı hala ananemin boğazına sürterek, “gerekenden fazlası, gerekenden fazlası” diye sayıklıyordu…”


levent ışlak’ın ifadesinden


ek 2:


“… avukat tutmayan asım ışlak’ın savunması boyunca tek kurduğu cümle, “toz alırken kırıldı” oldu. kasten adam öldürmekten suçlu bulunan ışlak, akıl sağlığı yerinde olmadığı gerekçesiyle, tedavi altına alınmak üzere erenköy ruh ve sinir hastalıkları hastanesine sevk edildi…”

(sda haber ajansı)


(Alıntıdır)

Tron Efsanesi

Her dönemin kendi trendleri vardır. Sinema bu alanların başında gelir. Örnek vermek gerekirse zamanında star wars efsanesi vardı. 2000′lerin başında matrix efsanesi. Bu 2 dönem benim ergenlik dönemlerime gelmediğinden salgılanan hormonlardan ötürü bir hayranlık yaşatmadılar. Matrix’i de Star Wars’ı da izledim.

Benim efsanem olacak film sanırım ”Tron Efsanesi” olacaktır. Her yönüyle beni cezbeden bir film olmuş.

Öncelikle bir filmde aradığım ilk şey oyuncu kadrosunun role yakışmasıdır. Bu film o aşamayı geçti. Daha sonra senaryosu. Filmin senaryosu benim gibi ”Geek” nesil olarak tabir edilen teknoloji meraklısı veletlerin (ciddi anlamda meraklıların) tam bir efsanesi olma yolunda. Her nekadar filmden önce ”Tron” adında başka bir film çekilmiş olsa da eski filmin izlenilmesini gerektirmeyecek yeni bir senaryo yazılmış. Hem Tron filminin devamı gibi hemde değil.

Diğer beni cezbeden özellik ise hiç kuşkusuz ”yeni dünya”. Tatlı mavi ışıklarla bezenmiş bir şehir. ISO’lar ve Programlar tarafından sürdürülen bir hayat. Bir ”Geek” için daha ne olsun ? : )

Filmde gördüğümüz dünya ve o dünyanın kendine has kuralları da sizi içine çekiyor. Ayrıca o dünyanın kendine has bir dili de var (Cycle gibi).

Filmin en aksiyon dolu sahneleri hiç kuşkusuz arena sahneleriydi. Bu dünyanın kendine has arenası ancak böyle olur dedirten bir çekişmeye tanık oluyorsunuz.

Belki de filmin en mükemmel noktalarından birisi de müzikleri olsa gerek. Daft Punk’un bir yapıtı olan müzikler tamamen o dünyaya adapte edilmiş tonlarda.

Uzun zamandan beri Tekrar Tekrar izlediğim (şimdilik 3 kez BluRay ile 2 kez daha izlerim sanırım) film olduğu için aklıma da kazınmış durumda.

Filmin bana göre mutlaka izlenmesi görülmesi tadılması lazım. Ayrıca bu filmi imkanınız var ise eğer 3D olarak izleyin. Yeni dünya tamamen 3D şöleni.

Sana puanım 9 Kanka !

Bir tür komik hikaye

its-kind-of-a-funny-story-izle.jpg (290×430)İnsan hayatında bir çok inişli çıkışlı anlar olur. Kimi iyi anlar için hiç bitmemesi, tüm kötü anların ise hemen gelip geçmesi istenir. Dayanma gücümüz yoktur çoğu zaman ve buna orantılı olarak sabrımız da. Bazen çok kötü zamanlarımız da ölmek isteriz. İntihar etmek, ölümün her şeyi kurtaracağını düşünmek. Karşılıksız bir aşk sonucu, başarısız bir iş sonucu, kırılan kalpler sonucu ve düzeltilemeyeceğini sandığımız hatalar sonucu çoğu zaman ölmek cazip bir çözüm gibi görünür.

İşte böyle düşünenleri anlatıyor ”Its Kind of a Funny Story”. 16 yaşında Craig isimli bir çocuğun etrafında gelişiyor olaylar. Yaşadığı hayatı kaldıramayan gençleri temsil ediyor aslında Craig isimli karakter.  Ailelerin çocuklarının duygularına, isteklerine ve mutluluklarına önem vermeden sadece kendi doğrularıyla yetiştirilen çocukları. İyi bir okul, iyi bir iş, yüksek standartlarda hayat gibi beklentileri olan ailelerin çocukları.
Craig kendine son olarak yüklenen ”yaz okuluna girmeyi başarabilmek” misyonundan ötürü artık intihara meyilli biri olmaya başlar. İntihar ettiği rüyalar görür fakat intihar etmekten de korkar. Son rüyası çok gerçekçidir ve hemen doktora gitmeye karar vererek soluğu acilde alır ve Craig gençlere ait olan koğuşun tadilatta olmasından dolayı ’kuzey 3′ isimli normalde yetişkinlerin kaldığı koğuşa verilir ve zorunlu olarak 5 gün kalmak zorundadır.

Bu süre zarfında hem kendisini hem de çevresindekileri için iyileşme süreci başlar. Craig artık eskisi gibi değildir çünkü kendisinden daha kötü durumda olan insanlarla tanışır ve şuan ki durumunu sürdürürse gelecekte bu koğuştakilerden farkı olmayacağını anlar. Filmin en neşeli karakteri Bobby’dir.

l-its-kind-of-a-funny-story-cc6234f2.jpg (630×365)

Craig koğuşta yaşıtı olan bir kızla tanışır ve ona aşık olur. Artık aşktan yana da şansı vardır. Herşeyi yoluna koymaya başladığını anlar. Craig ailesinin baskısı yüzünden ortaya çıkmamış yeteneklerini keşfeder. Üst düzey çizim yeteneği olduğunu ve bir Rock yıldızı edası ile şarkı söylediğini farkeder. Koğuşun en süper elemanı haline gelir gözdesi olur.

Craig’in koğuşta yaşadığı 5 günü hem duygusal hem eğlendirici hem de bir çok açıdan öğüt verici şekilde izliyoruz. Yaşamın önemini,ölmenin çözüm olmadığını görüyoruz. 5 günün sonunda Craig ve çevresindekiler iyileşerek taburcu oluyorlar ve film mesajını veriyor ;

Doğmak için uğraşmayan insanlar, ölümle meşguldür.

Görecekler güzel günler için, zor günleri atlatmaya değer…

Arama
RSS
Beni yukari isinla