
ananem…. bahçede… sandalyesinde.. oturuyordu.
çok zaman düşünürüm, hayatımda annemden sonra duyabileceğim en büyük vefa ananemedir. hem öylesine tatlı ve hamarat bir kadındır ki.
üstelik ilk erkek torunu; ben, gözdesiyimdir. istediğim herhangi bir şeyde, herkese karşı benim tarafımı tutar. hem öylesine tatlı bir kadındır ki.. o gün de işte; ananem, bahçede, sandalyesinde oturuyordu.
yine de ona uğramak çok da eğlenceli bir şey değildi. ama onun yanında olmak, zaten eğlenceyle ilgili bir eylem değil.
oraya gidiyordum, çünkü yanına gidilmeyi hak eden biriydi. hem öylesine tatlı bir kadındı ki.
ben küçükken bir keresinde, benim volemle paramparça olan annemin süs vazolarından biri için ben dahil herkese “toz alırken kırıldı” demişti. kimse tek laf etmemişti. üstelik cehennem kapısı açılmaya o kadar hazırdı ki. bu vole, pek çok şeye mal olabilirdi..
ama olmadı.
yanında olmak eğlenceyle alakalı bir şey değildi. ama o gün, o mutfakta oturuyor olmak, yapmam gereken buydu. onun evinde olmak.
gerekenden fazlası, hep bir şeyler götürür. mutfağa gelip, bana gülümsemiş ve yanına meyve almıştı. kuşkusuz çok tatlı bir kadındı. safça sevebildiğim nadir insanlardan..
bu, vefam kadardı. gereken kadar. fazlası hep bir şeyler götürür.
bir saate kadar annem, babam ve kardeşim gelecekti. aramızda on yaşa yakın fark olsa da anlaşabiliyorduk kardeşimle.
az çok belki. sorun değil, büyütmeye gerek yok!
o zamana kadar vakit öldürmeliydim. o pazar, vakit öldürecektim.. yapmam gereken buydu. o evde olmak. ve vakit öldürmek, çünkü ananem bunu hak eden bir kadındı. seviyordum onu, üstelik akşam mutlaka bahsi geçecek olan evlenmemin gerekliliği üzerine tartışmada mutlak beni tutacaktı..
yirmi yedi yaşının evlilik için geç olmadığına ikna etmeliydim onları, tek sorunum bu sanıyordum; ama ben, yanına doğru giderken, ananem bahçede oturuyordu..
çıktığım mutfakta bile o koku vardı..
bu nedir tam bilemiyorum. yaşlıların evlerinin gerçekten, kendilerine özgü bir kokusu var. bir yaşlının evine girdiğimde duyumsadığım ilk şey, durgunluk olur, başka bir şey değil. ve okoku da durgunluğun bir parçasıydı sanırım.
rahatsız edici değil ama, iç bayan; hem huzur verecek hem de ürkütecek kadar yalnız bir koku.
orada olmam gerekiyordu. tek gereken buydu. canım sıkılmıştı ama orda olmamın zaten eğlenceyle bir alakası yoktu. yanına doğru yürürken sadece bakkala gidip kola almayı düşünüyordum. öylesine tatlı bir kadındı ki; ve az ötemde meyve yiyordu.
yanındaki diğer sandelyeye oturup muhabbet etmeye karar verdim.. ne kadar olabilirse. gereken kadar olacağını umuyordum. o günden önce de biliyordum, o günden sonra da hep bildim, fazlası hep bir şeyler götürüyor.
sandalyeye oturmuş, küçük süs havuzuna bakıyordum..
ananemden garip bir hırıltı geldiğini duyduğumda sanırım, süs havuzunun anlamsızlığını düşünüyordum..
havuz, süs olacak son şeydi çünkü. havuz tek bir şekilde anlamlıdır, onun içerisindeyken. bunun süsü, ah çekmekten başka ne verebilir ki? içine girilemeyen bir havuz.. asla yiyemeyeceğin bir yemeği, aç aç izlemek gibi.
ama düşünmem gereken bu değilmiş, ananem, hırıltılar çıkararak, bana doğru döndü, kafası geriye doğru yatık, gözlerinin akı parıldıyordu.
ilk başta ne olduğunu anlayamadım, öksürmeye çalışıyor gibiydi.. yaklaşmıştım aslında, nefes almak için çırpınıyordu.
boğazında, büyükçe bir adem elması gibi, gerilmiş bir çıkıntı vardı. sanırım tam boynunun başladığı yerde, büyükçe bir dilim elma vardı.
ananem nefes alamıyordu.
oysa ne tatlı kadındı.
bir şeyler yapmalıydım. yapmam gereken bir şeyler vardı.. ya da gerekenden fazlası. ananem titriyordu.. kucağındaki tabak yere düştü ve dağıldı.
meyve bıçağı..
bıçağın ucu güneşte parladı.
o elmayı çıkarmalıydım.. bunu yapabilecek miyim bilmiyordum. küçük bir kesikle hallolacaktı.
bıçağı alıp ayağa kalktım.
iyice geriye yatmış yüzüne doğru eğilip boğazına baktım. hala hırıltı geliyordu. gezlerinin akı kocaman parlayarak bana bakıyordu. benden bir şey bekliyordu. gerekenden fazlasını.. her zaman öyle olmuştu belki de.
sorun değil, büyütmeye gerek yok! bıçağı yavaşça boynuna dayadım.
elmanın tam altına gelecektim ki bakışlarının iyice değiştiğinş fark ettim. yine de beni izliyordu. onun boğazını kesmek üzereydim ve o beni izliyordu..
ananemin boğazını kesmek üzereydim; ve o bana, hatta benden ötesine bakıyordu. artık kaynayan bir süt gibi dalgalanan gözleri bir şeyler anlatıyordu sanki
“burada oturmak bile zor geliyordu sana, şimdi ne yapacaksın?”
tek yapmam gereken buydu: elmanın altından boğazı kesip elmayı çıkarmak. küçük bir kesik, becerebileceğimi biliyordum; ama..
ama beni sürekli izliyordu,
göz bebekleri küçücük fakat çok yakındı.
vakit geçiyor; ananem, bahçede, sandalyesinde boğuluyordu.
meyve bıçağı keskin değildi. ilk denemem sadece küçük bir çizik oluşturdu.
bıçağı sürtmeliydim.
ne kadar sürdüğünü tanrı bilir.. o bana bakıyordu, ben onun boğazında bıçağı ileri geri sürtüyordum.
kör bıçakla bayat ekmek kesmek gibiydi..
ama başardım, elmanın ucu tadışarı çıktı, bıçakla üstüne bastırınca da tümü.
ananemin boğazı kanıyordu, küçük çapta kıpkızıl bir ırmak aşağı doğru akıyordu, ananemin boynundan. elimle bastırdım yaranın üzerine, boynunu düz tutmayı başardım, tam o sırada kardeşimi bahçe kapısından girerken gördüm.
gerisi yok..
kendimden geçmişim. ayıldığımda ananem ölmüştü. ambulansa doğru giden cesedini gördüğümde, hala olanları hayal sanıyordum.
asım ışlak
erenköy, kat:2 e blok.
(seans no: 02/a)

—-
ek 1:
“… yanına doğru koştum. akan kanları görünce şok olmuştum.. “ne oldu?” diye bağırdım. elindeki çakıyı hala ananemin boğazına sürterek, “gerekenden fazlası, gerekenden fazlası” diye sayıklıyordu…”
levent ışlak’ın ifadesinden
ek 2:
“… avukat tutmayan asım ışlak’ın savunması boyunca tek kurduğu cümle, “toz alırken kırıldı” oldu. kasten adam öldürmekten suçlu bulunan ışlak, akıl sağlığı yerinde olmadığı gerekçesiyle, tedavi altına alınmak üzere erenköy ruh ve sinir hastalıkları hastanesine sevk edildi…”
(sda haber ajansı)