Bir tür komik hikaye

its-kind-of-a-funny-story-izle.jpg (290×430)İnsan hayatında bir çok inişli çıkışlı anlar olur. Kimi iyi anlar için hiç bitmemesi, tüm kötü anların ise hemen gelip geçmesi istenir. Dayanma gücümüz yoktur çoğu zaman ve buna orantılı olarak sabrımız da. Bazen çok kötü zamanlarımız da ölmek isteriz. İntihar etmek, ölümün her şeyi kurtaracağını düşünmek. Karşılıksız bir aşk sonucu, başarısız bir iş sonucu, kırılan kalpler sonucu ve düzeltilemeyeceğini sandığımız hatalar sonucu çoğu zaman ölmek cazip bir çözüm gibi görünür.

İşte böyle düşünenleri anlatıyor ”Its Kind of a Funny Story”. 16 yaşında Craig isimli bir çocuğun etrafında gelişiyor olaylar. Yaşadığı hayatı kaldıramayan gençleri temsil ediyor aslında Craig isimli karakter.  Ailelerin çocuklarının duygularına, isteklerine ve mutluluklarına önem vermeden sadece kendi doğrularıyla yetiştirilen çocukları. İyi bir okul, iyi bir iş, yüksek standartlarda hayat gibi beklentileri olan ailelerin çocukları.
Craig kendine son olarak yüklenen ”yaz okuluna girmeyi başarabilmek” misyonundan ötürü artık intihara meyilli biri olmaya başlar. İntihar ettiği rüyalar görür fakat intihar etmekten de korkar. Son rüyası çok gerçekçidir ve hemen doktora gitmeye karar vererek soluğu acilde alır ve Craig gençlere ait olan koğuşun tadilatta olmasından dolayı ’kuzey 3′ isimli normalde yetişkinlerin kaldığı koğuşa verilir ve zorunlu olarak 5 gün kalmak zorundadır.

Bu süre zarfında hem kendisini hem de çevresindekileri için iyileşme süreci başlar. Craig artık eskisi gibi değildir çünkü kendisinden daha kötü durumda olan insanlarla tanışır ve şuan ki durumunu sürdürürse gelecekte bu koğuştakilerden farkı olmayacağını anlar. Filmin en neşeli karakteri Bobby’dir.

l-its-kind-of-a-funny-story-cc6234f2.jpg (630×365)

Craig koğuşta yaşıtı olan bir kızla tanışır ve ona aşık olur. Artık aşktan yana da şansı vardır. Herşeyi yoluna koymaya başladığını anlar. Craig ailesinin baskısı yüzünden ortaya çıkmamış yeteneklerini keşfeder. Üst düzey çizim yeteneği olduğunu ve bir Rock yıldızı edası ile şarkı söylediğini farkeder. Koğuşun en süper elemanı haline gelir gözdesi olur.

Craig’in koğuşta yaşadığı 5 günü hem duygusal hem eğlendirici hem de bir çok açıdan öğüt verici şekilde izliyoruz. Yaşamın önemini,ölmenin çözüm olmadığını görüyoruz. 5 günün sonunda Craig ve çevresindekiler iyileşerek taburcu oluyorlar ve film mesajını veriyor ;

Doğmak için uğraşmayan insanlar, ölümle meşguldür.

Görecekler güzel günler için, zor günleri atlatmaya değer…

Kurtlar Vadisi Filistin

kurtlar vadisi filistin.jpg (480×600)Sık sık sinemaya giden birisi değilim. Ama çok film izlerim. Sinemada izlediklerim genelde ya türk filmleri olur yada sinemada izlenmesi üstüne basılarak tavsiye edilen filmler olur (inception gibi).

Arkadaşımla bir plan yaptık ve günümüzü Ankamall’da geçirecek yemek/sinema/eğlence işimizi Ankamall’da görecektik. Filmleri genelde son anda sinemada seçerim. Yine öyle olacaktı, oldu da ama benim istediğim olmadı : ). Başta kurtlar vadisi olmak üzere bir hemen hemen hiç bir türk dizisi bana cazip gelmez. ( Halil İbrahim Sofrası/TRT hariç*) Benim gözlemim kurtlar vadisi bu ülkede başladığından beri maganda sayısında büyük bir artış oldu. Keza takım elbise satışlarında da. Kendilerini polat,memati gibi gören insanların sayısı oldukça fazla ve onları örnek alanlarında.

Arkadaşın ısrarları üzerine istemeye istemeye kurtlar vadisi filistin için biletlerimizi aldık. Film bilindiği gibi mavi marmara gemisinin baskınını konu ediniyor. Mavi marmaranın öcünü almaya and içen polat ve tayfası Mavi marmara gemisine saldırı emri veren kişiyi öldürmeye çalışıyor.

Filmi izlerken sık sık gaza geliyorsunuz. Ben kurtlar vadisini sevmediğim halde arada gaza geldiğimi farkediyordum. Sahneler genelde milli/dini duyguları kullanarak izleyiciyi vurmak üzere tasarlanmış. Dizide ki gibi siyasi olaylar ön planda değil bir mesaj kaygısı yok, halkın haberi olmadığı şeyleri anlatma kaygısı yok. Polatın hedefi amacı belli.

Fakat her Türk filminde olduğu gibi hatalar klişeler ve akış çok can sıkıcı. Öncelikle Polat ve tayfası için ”Ölümsüzlük Modu : Açık” diyebiliriz. (God Mode:ON) İsrail askerleri,siviller,Polat’a yardım edenler ölüyor ama bizim tayfa sapasağlam.

İkinci olarak Polat ve adamları, sıkı sıkı giyinmiş, çelik yelekleri olan israil askerlerini patır patır göğüslerinden vuruyor. Kurşun geçirmeyen özel askeri kasklarını delen mermilere de sahipler aynı zamanda.

Üçüncü olarak bombalar oyuncak gibi dolanıyor. Açıkçası sık sık aksiyon/macera filmi izleyen biri olarak söylüyorum. 1 Adet dinamiti kapıya dayadığınızda en az 100 metre çekilmeniz gerekir. Ama bizim tayfa 3 adet dinamiti kıstırıldıkları 10metrekarelik alanda patlatıyorlar ve kapı hariç zarar gören olmuyor. Panzerler sadece istenilen hedefe ulaşıyor haricindekilere zarar vermiyor.

Dördüncü olarak bizim tayfanın peşinde olduğu asıl düşmanımız gözünden vuruluyor ama hayatta kalıyor. Doktor değilim ama öyle bir vurulmadan sağ çıkmanın mantığını hala anlayamıyorum.

Beşinci olarak herkes Türkçe konuşuyor. Evet durum bu. Amerikalısı, israillisi, filistinlisi herkes ama herkes anadil olarak Türkçe edinmiş.

Ve son olarak tabi ki konu olarak hatalı. Kurtlar Vadisi Irak/Filistin/… şeklinde devam edecek bir serinin varlığı cidden üzücü. Kendi kendimizi tatmin ediyoruz. Sinemadan çıkarken ”Bah oğlum israillileri ne geberttik be !” diye gaza geliyoruz. Ama yalan malesef.

Filmde büyük bir bütçe/emek mevcut bu apaçık ortada bu film biraz daha uğraşılsa belki de ilk Türk adam akıllı aksiyon filmi olurdu. İsrailliler/filistinliler/amerikalılar kendi anadillerinde konuşsa altyazı türkçe olsa, patlamalar,ölümler daha gerçeğe yakın olsa bunlar için bir danışmandan bilgi alınsa, bizim tayfa (nerden bizimse) yaralansa ve final olsa hatta ölse…

Biz türküz diyerek çekilen filmler maalesef başarısız olacak bu film gibi. Gayet yerinde emekler boşa gidiyor ona acıyorum ama yinede son derece berbat değildi. Gidip görün diyemiyorum….

Fotoğraf Kültürü

taking-picture-photographer.jpg (650×325)Fotoğrafın tarihsel temelleri ilk olarak 19. yüzyıla dayanmakta fakat ben bu tarihsel süreçten bahsedip uzun uzadıya yazmak istemiyorum. Temel olarak değinmek istediğim nokta değişen fotoğraf kültürü…

Kendimi bildim bileli fotoğraf makinasına sahiptik. Doğumumdan başlayan fotoğraf albümleri uzun uzadıya şekilde hala saklanmakta. 36′lık poz bulunduran o analog makinaları çoğunuz hatırlar. O zamanlar fotoğraf dediğimiz şey kıymetli idi her bakımdan. Maddiyat olarak kıymetliydi çünkü fotoğraf makinası, film ve baskı bir ücrete bağlıydı. Manevi olarakta kıymetliydi çünkü fotoğraf özel anları ölümsüzleştirmek amacıyla gerçekleştirilmesi gereken bir eylemdi.

Fotoğraf makinamızın nerede olduğu çoğu zaman unutulurdu çünkü sürekli kullandığımız bir araç değildi. 36′lık poz 1 sene yetecek seviyedeydi kimi zaman. Kısıtlamalar olunca insan daima daha fazla kıymetli kullanıyor eldekini, 36′lık poz ise nimetti. Bu konuda bir fotoğrafçının anlattığı bir olay vardı ;

Bir gün bir müşteri geldi, elindeki filmi verdi bastırmak amacıyla… Karanlık odaya geçtim filmi bi açtım 1. pozdan düğün,kına gecesi resimleri başlıyor son pozda çocuklarının resimleri.

İşte böyle bir fotoğraf kültürümüz vardı bizim. Lükstü, önemliydi, elde kalan tek şeydi. Ama değişti herşey gibi bu kültürde.

Yavaştan dijital fotoğraf makinaları girdi hayatımıza. Daha sonra cep telefonlarına eklendi bu özellik. Çamur gibi görüntü aldığımız telefon kameraları bile bizi tatmin ediyordu. Kolaydı, masrafsızdı ve görüntü hemen eldeydi. Artık fotoğraf makinaları heryerdeydi. Ucuzdu, kolaydı.

Peki ne mi oldu ?

Eskiden ”bu özel anı ölümsüzleştirelim” diye çektiğimiz fotoğraf kültürü artık ”bunu da çekmeyelim özel olsun” şeklinde değişti. Artık fotoğraf kişiye özel albümlerde saklanan bir veri değil, dijital ortamda kolayca teşhir edilen bir materyal oldu.

Her an heryerde patlayan flaşlar, işleyen deklanşörler, size tutulan objektifler sizi özel kılmak için değil sıradanlaşan bir kültür haline geldi. Bugün benim olduğu gibi gelecekte çocuğumun bebeklik resimleri o kalın cilt cilt albümlerde değil, dijital ortamlarda ki albümlerde yer alacak. Bu iyi birşey mi yoksa kötü birşey mi hala karar veremedim. Her nekadar teknoloji aşığı olsamda hiç bir dijital albüm, o sayfaları çevirirken alınan hazzı sağlayamaz.

Fotoğraflarınızın özel olması dileğiyle…

Rengarenk olmak veya rengarenk olanı bulmak

539w.jpg (539×313)

Hayatınız boyunca bir çok insanla tanışırsınız.  Kimiyle hiç tanışmamış olmayı kimisi ile de daha önceden tanışmış olmayı istersiniz. Ama hepsi siz isteseniz de istemeseniz de hayatınızdadır. Kolayca çıkmaz, çıksa da iz bırakır.

Bazı ilişkilerimiz ise öncesine dayandığı halde sonraları başlar. 5 yıldır tanıdınığınız birisine karşı olan fikirleriniz değişebilir. Onun hakkında ki yargınız tamamen zıtlaşabilir. Ya da o kişiye karşı olan hisleriniz değişebilir.

Bilimsel bir gerçektir ; kızlar erkeklerden daima daha olgundur. Yaşları eşit olsa da kızlar erkeklere göre 2 ile 4 yaş arasında fiziksel ve duygusal yönden daha olgunluk gösterir. İşte izlediğim bir film bunu çok güzel bir şekilde aktarmış.

Filmin ismi Flipped. Olaylar 1957 yılında geçmektedir. Juli Baker’ın bebeklikten artık çocukluk dönemine geçtiği yıllarda (6-7 yaşlar) mahallesine taşınan Bryce adında ki yaşıtıyla hayatının değişmesini konu alıyor. Juli, Bryce’a daha ilk tanıştıkların da ilgi duymaya başlar bunun en büyük nedeninin Bryce’ın gözleri olduğunu söyler ve olaylar gelişir. Filmde ki olaylar hem Juli hemde Bryce’ın bakış açısıyla seyirciye aktarılır ki burası aslında biraz eğlencelidir. Henüz çocukta olsalar bir kadın ve erkeğin ne kadar farklı düşünebileceğini görmüş oluyoruz : ) Bryce’ın ailesi Juli’nin ailesinden maddiyat anlamında daha ilerdedir ve bu durum zaman zaman çeşitli tartışmalara neden olur. Bu sayede aradaki hengameye aileler de dahil olurlar.

Flipped.JPG (717×364)

Juli daima Bryce’a yanaşmaya çalışırken Bryce onu itici bulur ve ondan kaçar. Juli yaşıtları olan arkadaşlarına göre de daha olgundur. Onun zevk anlayışı, sevgi anlayışı ve aile yapısı daha farklıdır. Bryce ise kendi yaşıtının gereğini yapar. Okulun en güzel kızındadır gözü. Juli onun için arkadaş bile değildir. Olaylar Bryce’ın büyükbabasının Juli’yi tanıması ve Juli ile sık sık konuşması ile değişir. Bryce büyükbabasının kendisine göstermediği ilgiyi Juli’ye göstermesini anlayamaz. Fakat büyükbabanın nedeni açıktır ; Juli gösterdiği olgun davranışlarla ona ölen eşini hatırlatıyordur.

Büyükbabanın Juli’ye olan ilgisi Bryce’ın da ilgisini çeker ve Bryce daha önce Juli’nin dikkat etmediği yönlerine odaklanır. Bu sürece büyükbabasıda yardım eder. Bir gece büyükbabası Bryce’a filmin belkide en vurucu ve en güzel cümlesini kurar ;

Kimilerimiz soluk, kimilerimiz parlak, kimilerimiz ise ışıl ışıldır. Ama çok nadiren rengarenk birisiyle karşılaşırsın. Ve işte o zaman, hiçbir şeyle kıyaslanamaz.

Bu konuşmadan sonra Bryce’ın Juli’ye olan bakışları, tutumu ve hisleri değişir…

Bu öykü filmin anlatım biçimi ile daha güzel bir hale geliyor. Eğer zihninizi dinlendirmek ve farklı açılardan insanları ele almak istiyorsanız bu filme bir göz atın derim.

Hayatınız boyunca regarenk olmaya yada rengarenk birisini bulmaya çalışın. Ama aramaya önce kendi çevrenizden başlayın. Çünkü bazen en çok ihtiyaç duyduğumuz ve aradığımız şey gözümüzün önünde ve sahip olabileceğimiz bir konumdadır. Ama bizim bakış açımız bu güzellikleri görmeye yetmez…

Dikkat ! Spoiler Çıkabülü

spoiler_alert_300_w.jpg (300×300)

Dikkat ! Bu yazı spoiler hakkında ağır spoiler içerir…

Spoiler, kelime anlamı olarak “spoil etmek” demektir. Spoil ise film ya da kitabın sonunu veya önemli bir bölümünü teşhir etmek anlamına gelir. Son dönemde ciddi takıntıları olanları forum sitelerinde görebilirsiniz.  Öyle bir takıntı haline getirdiler ki filmin sonunu söylediğiniz için öldürülebilirsiniz bile.

Av Mevsimi filminden çıkarken bir sonraki seansa girecekler kapıda bekliyorlardı. Düşündüm bir an ve eğer o kapıdan çıkarken “Filmin sonunda Cem Yılmaz ölüyor” (Uups ! Spoiler …) dersem o anda linç edilebilirdim : )

Oysa biz Titanic’in batacağını bile bile izlemedik mi Jack ile Rose’un o aşkını ? Ya da bir örümcek adamın, demir adamın olsun karşılaştığı her beladan çok rahatça kurtulacağını bilmiyor muyduk ? Hep o en son anda kurtulmaz mı başrol oyuncuları ? Her yıl vizyona giren 10 filmden yalnızca 1 tanesi izleyiciyi ters köşeye yatırır. Bu da sonu bilinmez kılar.

Nerden çıktı bu konu buralara geldi diyeceksiniz. 2 gün önce Unstoppable isimli filmi izlemeden önce hikayeyi biliyordum. Kontrolsuz bir şekilde ilerleyen treni konu alan bir film. Bu hikayenin sonunda da trenin bir şekilde duracağını adım gibi biliyordum. Ama farkettim ki filmi izlerken sizi içine çeken kurgusu sayesinde belli bi noktadan sonra sonunu unutup o ana adapte oluyorsunuz. Her ne olursa olsun aksiyon eksilmiyor.

Buradan yola çıkarak şunu söyleyebilirim eğer bir film hakkında spoiler aldıysanız ve bu spoiler’ın filmi izlerken sizi gerekli duygulardan mahrum bıraktığına inanıyorsanız sorun sizde yada spoiler’da değil o filmdedir.

Kısaca bir film için ne kendi tadınızı kaçırın ne de başkasının…

Bir özelleştirme destanı

sene olmuş 2010, hala özelliştime, peşkeş çekme, sattılar sattılar bitirdiler edebiyatı…
bir kere özelleştirilen kurumların halkın elinden alındığı falan yok. otoyol da olsa, santral, sosyal tesis, fabrika da olsa bu hizmetler halkın kullanımına yine açıktır. yine ilke olarak sosyal dengeler gözetilebilerek devredilmektedir. devlet yüz milyar dolarlık özelleştirme yaptığında hazineye bu parayı koyuyor, ama işletmeler yine halkın kullanımında. elektrik dağıtımını devlet yaptığında bunun bir maliyeti var, ve sen her gelen faturada bu maliyeti ödüyorsun. bunu özel sektör dağıttığında yine aynı maliyeti elektriği kullananlar ödeyecek. devlet bu şekilde çok yüksek meblağları kasasına dolduruyor ama aslında hiç bir şey kaybetmiyor. bu bir mucizedir aslında. devletin bir işletmeyi hayata geçirirken yaptığı yatırımı tekrar kasasına doldurmasından başka bir şey değil. diğer türlü yaptığı yatırımı oraya gömmüş olacaktır. bu parayı alıp tekrar yeni yatırımlar için kullanması aklın mantığın gereğidir. bir otoyol işletmesini özel sektöre devrettiğinde yol kimsenin elinden alınmıyor. buradan taşınıp başka bir yere gitmiyor. fabrikalar yine bu ekonomi içerisinde katma değer üretiyor. hizmet eksilmiyor. üstelik devlet özelleştirdiği kurumdan vergi almaya başlıyor. satarken bir para aldığı gibi her ay otomatik vergiye de bağlıyor. aliyyül aladır yani. altın yumurtlayan tavuk. bu kurumları devlet işlettiğinde aldığı vergi sağ cebinden alıp sol cebine koyma durumu iken, özelleştirme durumunda gerçek bir gelir elde ediyor. uzun vadede devlet sattığı kurumları tekrar tekrar satmış oluyor.
ayrıca devletin işletme yönetmesi büyük bir bürokrasi yükü gerektirir. bir sosyal tesisin başına yeteri kadar memur koymak zorunda. o memurların bağlı olduğu daha üst memurlar olmak zorunda. onun da üzerinde genel müdürlük, müsteşarlık ve bakan bulunmak zorunda. devletin on odalı bir sosyal tesisi başbakana kadar uzanan bir bürokratik yönetim ve denetim mekanizmasına dahildir. aynı tesisi özel sektör işlettiğinde bu bürokrasi yoğunluğunu ve yükünü otomatikman ortadan kaldırıyorsun. devasa hantal bürokrasiyi bu şekilde hafifletiyorsun. üstelik özel sektör geriye kalan idari mekanizmayı çok daha verimli bir şekilde işletmektedir. kazan kazan kazan olayı…
devletin elindeki bir işletme aynı zamanda bir yolsuzluk kapısıdır. kaynakların boşa harcanmasına neden olur. bir işletmenin yönetimindeki kişiler oraya kendi yakınlarını doldurma şansını kaybeder. seçim dönemlerinde siyasi iktidarın oy uğruna kamu işletmelerine gereksiz personel alımı uygulamasının önüne geçilir. bu kurumlar siyasi iktidarlar ve bürokratlar için bu türden bir iktidar aracıdır. devletin özelleştirmeye zorlanması gerekmektedir.
türkiye’nin sorunu otun bokun özelleştirilmesi değil; şimdiye kadar özelleştirmenin bitirilememiş olmasıdır. satacaklar tabi ki, babalar gibi satacaklar. hatta bunu daha doğru şekilde düzeltmek gerekirse, eşşek gibi satacaklar. ama bizim sovyet kafalı solculara, bürokrasi aşığı kemalistlere bakarsan devletin mallarını satıp satıp cepten yiyorlarmış. işlerine gelmeyince hain devlet, zalım devlet, işlerine gelince vay efendim devletin malını kime peşkeş çekmişler. bu kadar at gözlülük olmaz. artık bütün dünyanın ileri sistemleri özelleştirmelerini yapmış bitirmiş durumda. otuz yıl önce buna karşı çıkmanın belki bir mantıklı tarafı olduğu zannedilebilirdi ama artık bayıyor bu muhabbet.
devlet enerjisini fabrika, santral, patates tarlası işletmekle harcamaz. devlet pazarcı esnafı olmak durumunda değildir. ekonomiyi düzenler, oyununa hakemlik eder, ama çıkıp sahaya oyun oynamaz. devletin sera işletmesi kadar absürt bir durum var mı allahşkına? devletin işlettiği bir işletmenin serbest piyasa koşullarında diğer oyuncularla rekabet etme şansı da yoktur. o yüzden de zarar etmesi kaçınılmaz. devlete ait bir ticari işletme devletin sırtında bir kamburdur.
bu bayık özelleştirme karşıtlığını bir duyarlılık, milli hassasiyet gibi sunarak genç arkadaşlarımız tesir altında bırakılmasın. rahat olun. hiç bir şey kaybetmiyorsunuz. bilakis kazandıklarınız çok daha fazla.

sene olmuş 2010, hala özelliştime, peşkeş çekme, sattılar sattılar bitirdiler edebiyatı…

Bir kere özelleştirilen kurumların halkın elinden alındığı falan yok. Otoyol da olsa, santral, sosyal tesis, fabrika da olsa bu hizmetler halkın kullanımına yine açıktır. Yine ilke olarak sosyal dengeler gözetilebilerek devredilmektedir. devlet yüz milyar dolarlık özelleştirme yaptığında hazineye bu parayı koyuyor, ama işletmeler yine halkın kullanımında. elektrik dağıtımını devlet yaptığında bunun bir maliyeti var, ve sen her gelen faturada bu maliyeti ödüyorsun. bunu özel sektör dağıttığında yine aynı maliyeti elektriği kullananlar ödeyecek. devlet bu şekilde çok yüksek meblağları kasasına dolduruyor ama aslında hiç bir şey kaybetmiyor. bu bir mucizedir aslında. devletin bir işletmeyi hayata geçirirken yaptığı yatırımı tekrar kasasına doldurmasından başka bir şey değil. diğer türlü yaptığı yatırımı oraya gömmüş olacaktır. bu parayı alıp tekrar yeni yatırımlar için kullanması aklın mantığın gereğidir. bir otoyol işletmesini özel sektöre devrettiğinde yol kimsenin elinden alınmıyor. buradan taşınıp başka bir yere gitmiyor. fabrikalar yine bu ekonomi içerisinde katma değer üretiyor. hizmet eksilmiyor. üstelik devlet özelleştirdiği kurumdan vergi almaya başlıyor. satarken bir para aldığı gibi her ay otomatik vergiye de bağlıyor. aliyyül aladır yani. altın yumurtlayan tavuk. bu kurumları devlet işlettiğinde aldığı vergi sağ cebinden alıp sol cebine koyma durumu iken, özelleştirme durumunda gerçek bir gelir elde ediyor. uzun vadede devlet sattığı kurumları tekrar tekrar satmış oluyor.

ayrıca devletin işletme yönetmesi büyük bir bürokrasi yükü gerektirir. bir sosyal tesisin başına yeteri kadar memur koymak zorunda. o memurların bağlı olduğu daha üst memurlar olmak zorunda. onun da üzerinde genel müdürlük, müsteşarlık ve bakan bulunmak zorunda. devletin on odalı bir sosyal tesisi başbakana kadar uzanan bir bürokratik yönetim ve denetim mekanizmasına dahildir. aynı tesisi özel sektör işlettiğinde bu bürokrasi yoğunluğunu ve yükünü otomatikman ortadan kaldırıyorsun. devasa hantal bürokrasiyi bu şekilde hafifletiyorsun. üstelik özel sektör geriye kalan idari mekanizmayı çok daha verimli bir şekilde işletmektedir. kazan kazan kazan olayı…

devletin elindeki bir işletme aynı zamanda bir yolsuzluk kapısıdır. kaynakların boşa harcanmasına neden olur. bir işletmenin yönetimindeki kişiler oraya kendi yakınlarını doldurma şansını kaybeder. seçim dönemlerinde siyasi iktidarın oy uğruna kamu işletmelerine gereksiz personel alımı uygulamasının önüne geçilir. bu kurumlar siyasi iktidarlar ve bürokratlar için bu türden bir iktidar aracıdır. devletin özelleştirmeye zorlanması gerekmektedir.

türkiye’nin sorunu otun bokun özelleştirilmesi değil; şimdiye kadar özelleştirmenin bitirilememiş olmasıdır. satacaklar tabi ki, babalar gibi satacaklar. hatta bunu daha doğru şekilde düzeltmek gerekirse, eşşek gibi satacaklar. ama bizim sovyet kafalı solculara, bürokrasi aşığı kemalistlere bakarsan devletin mallarını satıp satıp cepten yiyorlarmış. işlerine gelmeyince hain devlet, zalım devlet, işlerine gelince vay efendim devletin malını kime peşkeş çekmişler. bu kadar at gözlülük olmaz. artık bütün dünyanın ileri sistemleri özelleştirmelerini yapmış bitirmiş durumda. otuz yıl önce buna karşı çıkmanın belki bir mantıklı tarafı olduğu zannedilebilirdi ama artık bayıyor bu muhabbet.

devlet enerjisini fabrika, santral, patates tarlası işletmekle harcamaz. devlet pazarcı esnafı olmak durumunda değildir. ekonomiyi düzenler, oyununa hakemlik eder, ama çıkıp sahaya oyun oynamaz. devletin sera işletmesi kadar absürt bir durum var mı allahşkına? devletin işlettiği bir işletmenin serbest piyasa koşullarında diğer oyuncularla rekabet etme şansı da yoktur. o yüzden de zarar etmesi kaçınılmaz. devlete ait bir ticari işletme devletin sırtında bir kamburdur.

bu bayık özelleştirme karşıtlığını bir duyarlılık, milli hassasiyet gibi sunarak genç arkadaşlarımız tesir altında bırakılmasın. rahat olun. hiç bir şey kaybetmiyorsunuz. bilakis kazandıklarınız çok daha fazla.

iPhone 4′ün Bir İnsana Yaşattıkları

Bugün büyük bir AVM’de yer alan Turkcell Shop’a girdim. Turkcell bir hat almaktı amacım.

Turkcell Shop’ları bilen bilir ; hem Turkcell işlemleri gerçekleştirilir hemde bir çok elektronik cihaz satılır (telefon,netbook vs..).

Kalabalıktı, ana baba günü diyebilirim. Turkcell hat işlem sırasındaydım. Hemen yanımda o meşhur iphone 4 için sıraya giren bir grup vardı. İşte o sırada 18-19 yaşlarında bir genç vardı. Heyecanla elinde bi tomar para vardı 50lik 20lik şeklinde.

Neyse ben sıra beklerken sıra o çocuğa geldi. Bir tomar parayı masaya koydu. Görevli saydı ; 900TL çıktı ve üstünü kredi kartıyla tamamlayarak iphone 4 aldı (!). Orada iPhone 4 hazırda durmuyor. Sabah alıyorsunuz öğleden sonra geliyor sistem bu şekilde. Çocuk beklemeye başladı. Sıradayken bir hayli heyecanlı ve tedirgindi fakat şimdi daha rahattı.

Neyse ben hattımı aldım çıktım gittim. 3-4 Saat sonra tekrar geldim. Hattım ile ilgili başka bir işlem için. Çocuk hala oradaydı.  Anladığım kadarıyla hiç ayrılmamış orada bekliyordu. ve sık sık oradaki görevlilere telefonunun ne zaman geleceğini soruyordu. Ben oradaykende sordu. Artık görevli sorulardan sıkılmış olacak ki “siz biraz AVM’de dolaşın. Telefon gelince biz sizi ararız” dedi.

Ben işlerimi biraz ağırdan alıyordum. İnsanları izlemeye bayılırım. Hele sıradışı durumlar varsa ne ala ! İşte bende yavaştan orada bakınırken çocuğun telefonu geldi.

Bir insana bakarak hakkında bir çok şey söyleyebilirsiniz. Maddi durumundan kişisel zevklerine kadar bir çok şeyi. İşte bende şunu söyleyebilirim ki ; babası yada kendisi çok zengin değildi. Zar zor biriktirdiği bir parayı telefona yatırmıştı. Telefonu alırken ki yüzünü ve gözlerini sizlere göstermek isterdim. Okadar mutluydu ki ona bakıp sizde mutlu oluyordunuz.

Parayı biriktirirken ki çektiği zorluklar, belki sonrasında yaşayacağı sıkıntılar, daha ucuz fiyata aynılarını olduğu iddia edilmesi umrunda değildi, mutluydu çünkü. Belki sırf çevresine hava atmak için aldı, belki tüm özelliklerini dibine kadar kullanacak hiç önemli değil. İşte aldığı bu telefon bu çocuğu okadar mutlu ettiyse, ve ona bakarken benimde anlamsızca o mutluluğa ortak olmama neden olduysa anladım ki gerisi önemli değildir. Bence verdiği para değmiştir. Gerisi laf-ü güzaf.

İnternetten Para Kazanma Sanatı ! Oturduğun Yerden Üstelik !

http://blogblogu.com/wp-content/internetten_para_kazanmak-223x300.jpgBaşlığa bakıp bir umutla para kazanmanın yollarını öğrenmek için geldiyseniz malesef bugün size “oturduğunuz yerden para kazanmanın” o gizli mi gizli yollarını öğretmeyeceğim. İnsanlar daima fazlasına odaklıdır. Araba verin ev ister. Dünyayı verin uzayı ister :) Hal böyle olunca internet ile tanışan her gürbüz genç “acaba nasıl para kazanırda köşeyi dönerim ?” diye düşünmeye başlar.

İçin gerçeği acıdır ; Kimse oturduğu yerden rahatlıkla para kazanamaz aksini söyleyen yalan söyler.
Her gün 100den fazla mail almaktayım. Anket oku para kazan, reklam izle para kazan, mail oku para kazan, sms oku para kazan, oturduğun yerden para kazanmanın yolları kitabını al para kazan gibi …

Bu tür maillerin adı “spam”dir. Yani içerdiği konu bakımından kişiye özel ve genelde gerçeklik payı olmayan, elde bulunan mail listesine göre herkese gönderilmiş sıradan gereksiz bir mail. Bu maillere kanarak sakın ola vaktinizi boş yere harcamayın. Mantıklı düşünecek olursak madem oturduğumuz yerden para kazanacağız bu işi bize önerenler neden kazanmıyor ? 75TL’ye ” ayda 8bin $  kazanma sanatı” kitabı satan eleman neden o 8bini kendi kazanmıyorda kitap başı 75TL’ye talim ediyor ? Realistik düşüncenin sonuçları bunlar …

Peki internetten para kazanılır mı ? Evet kazanılır. Servet sahibide olabilirsiniz hatta. Ama bu öyle bilindiği kadar kolay ve oturduğunuz yerden halledilebilecek bir olay değildir. İnternetten para kazanmanın yolu çoktur. Bunların en başında “bir web sitesi açmak ve adsense ile paraya para dememek” gibi bir yöntemdir. (paraya ne diyeceğinize siz karar verin artık)

Şaka bir yana bugünlerde legal içerikli bir web sitesi açıp, iyi bir ziyaretçi kitlesine sahip olup ve bu ziyaretçileri sitenizde ki reklamlara tıklatmaya teşvik etmek en zor iştir. Yani okadar kolay değil para kazanmak.

Lafın özeti şudur ; Legal içerikli site ile kazanacağınız anca 3-5$ olur. İllegal içerikli siteyle ayda Bin dolardan fazla kazanabilirsiniz ama bu seferde parayı alıp alamama korkusu sarar insanı.

Bu nedenle benim 2. yöntemim en iyisidir. Yaratıcı olun ! Bugün facebook ilk açıldığında gereksiz bir web sitesinden farkı yoktu. Fakat şu an pahabiçilemeyen bir sistem haline geldi. Sadece yaratıcılıkla oldu bunlar. Büyük kitlelerin dikkatini çekecek, yenilkçi fikirlere ihtiyacınız var. Bu sayede en zengin insan olma yolunda ilk adımları atarsınız. Ama buda kolay değildir. En önemli şey olan yaratıcılık herkese sunulmuş bir lütuf değildir. Hayal gücü ve sınır tanımamaz bir insan olmanız gerekmektedir. Eğer bu niteliklere sahipseniz hemen düşünmeye başlayın. Yaratıcı bir fikriniz varsa zaten dikkat çekecek ve önünüz adım adım açılacaktır.

Bu yazının özeti ise şudur ; Hiç kimse internet üzerinden oturarak rahatça para kazanmaz. İlk başta gösterdiği emek ve özen son ana kadar devam etmek zorundadır. Sizi kolay yoldan para kazanmaya çeken insanlara inanmayın çünkü onlar yalancılardır.

Evet ile aydınlanacak bir nesil !

Hayatım boyunca siyasete ilgi duydum. Henüz 18 yaşında olmama rağmen bir çok bilgi sahibi oldum. ve aklımın erdiğinden beri gündemi ve ülkemi sık sık takip ediyorum. Şu sıralar yine gündemde en üst sıralarda yer alan bir konu var ; referandum.

Peki nedir referandum ? Demokrasinin en güzel örneğidir. Halk kendini temsil etmesi için milletvekilleri seçer evet fakat öyle konular vardır ki halkın kendini tamamen net ifade etmesi gerekir. İşte bu durumda referandum gelir ve halk oylaması başlar.

Ben darbe yaşamadım, idam görmedim ama düşünmesi bile ürkütücü olan bu şeylerin daha önce ülkemde yaşanmış olduğu bir gerçek var. Şimdi bir parti çıkıyor ve diyor ki ; Darbeci ve halkın iradesine karşı çıkan zihniyetteki anayasayı el birliği ile değiştirelim. Bu ne güzel bir istektir. 82 darbesi ve anayasının üstünden tam 28 yıl geçmiş ve bu zamana kadar iktidara geçen yada mecliste halkı temsil eden hiç kimse kalkıpta “şu anayasayı değiştirelim” dememiş. Şimdi bu güzel ve aydınlık fikri ortaya koyan insanlara “Hayır” deniliyor.

Referandumda, önce siyasetçilerin yanıldığı ve bu nedenle halkı yanılttıkları bir nokta var. Bu bir siyasi oylama değil, parti oylaması değil, güven oylaması değil. Bu referandumu ak parti,chp,mhp,dtp yapmıyor. Ortaya sunulan fikirler doğrultusunda çıkan anayasayı halkın iradesine sunuyorlar. Bu nedenle oy verirken siyasi görüşünüzü düşünerek değil, anayasanın getirdiği güzellikleri ve özgürlükleri düşünerek oy verin.

Peki neden hayır diyorlar ? En başta da dediğim gibi bu siyasi bir oylama değil fakat hayır diyen zihniyet tamamen siyasi yaklaşıyor.
Bu anayasadan ortaya güzel şeyler çıkacak ve hayır diyenlerin bu güzelliklerde parmağı yok. Yani onların amacı halk birgün anayasayı konuşurken adlarından bahsedilmeyecek olması. Halbuki bu uzun süreçte kaç defa çağrı yapıldı, siyasi partilere gelip fikirlerinizi sunun diye ama dinlemediler, dinletmediler kendilerini.

Bugün size hayır demenizi söyleyen zihniyet, meclis oylamasına katılıpta hayır demedi. Peki neden ? Çünkü fire vermekten korkuyordu. Çünkü partilerindeki akıllı adamların evet demesinden korkuyordu ve bunları göze alamadılar hepsi arkalarını döndüler ve oylamaya dahi katılmadılar.

Şimdi size sorarım dediğini yapmayan bir zihniyet nekadar doğru olabilir ? Size “parmağını prize sok birşey olmaz” diyip kendisi parmağını prize sokmayan birisi nekadar güvenilirdir ? Size hayır dayatmasını yapıp, kendileri sizin verdiğiniz yetkiyi kullanmayıp hayır demekten bile acizlik gösteren zihniyete nekadar güvenilir ?

Peki neden evet ? Şu bir gerçek anayasa eksik, kimse kusursuz diyemez. Bu anayasa ile 10 adım atılmadı fakat geri adımda atılmadı. İleri atılan adımlar mevcut. Bu nedenle evet demeliyiz. Ortada bir ışık olduğu için evet demeliyiz. Darbe anayasasından kurtulmak için evet demeliyiz. Bize açık açık “bu darbeci anayasa ile AB’ye giremezsiniz” denilirken nasıl HAYIR diyebiliriz ?

Darbeci anayasasından kurtulmak için evet demeliyiz dedik ya hani aslında bir daha darbe olmaması içinde evet demeliyiz ki en önemli konu bu. Darbe nedir ? Darbe halkın kendi iradesiyle seçip iktidara getirdiği kişileri, sindiremeyen kimselerin iktidarı devirme çabasıdır. Bu nekadar doğru ? Yüce halkın seçtiği yöneticileri “Halk anlamaz,bilmez ve yanlış yapar” diyerek iktidardan indiren zihniyet nekadar doğru ? ve onu yargılayan zihniyet ve onu ASAN zihniyet nekadar doğru ?

İşte tüm bunların yaşanmaması için, tekrar zor günler geçirmememiz için EVET demeliyiz. Anayasada “FINDIK” olmasını bekleyen ve illede hayır diyen zihniyete kulak asmamak gerekir.

Şimdi sizlere soruyorum; darbe görmemiş, idam görmemiş, sokağa çıkma yasağı yaşamamış, kitapların yakıldığını, düşünceleriyle suçlananları ve işkence edilen insanları görmemiş ben doğruyu görürken, nasıl oluyordu bu zor zamanlardan geçmiş, darbelerin acısını yaşamış, özgürlükleri elinden alınmış ve benden daha deneyimli olan siyasetçilerimiz doğruyu göremiyor ? yada görüpte sırf siyasi itibar uğruna bu güzellikleri yok sayıyor ?

Halkım sen en yücesin ! Sana hayır diyenide sen seçtin ve 12 Eylül’de seçtiğin insanların hayır diyerek yanılgıya düştüğünü yine sen göstereceksin. Genç nesillere acılar yaşatmayacaksın.

Darbecileri, suçlu ama dokunulmaz olanları, saltanat sahiplerini, iradene karşı çıkanları, seni dinlemeyenleri yargılamak için EVET demek boynumuzun borcudur. O gün sandıkta EVET derken herhangi bir siyasi partiyi desteklemiş olmayacaksın, özgürlüğünü kazanacaksın.

12 Eylül’de gerçeği ve doğruyu gören bir halk görmek dileğiyle…



Ramazan Klişeleri

Evet ramazan yaklaşıyor.Ramazanın gelmesiyle yıllardır görmeye alıştığımız televizyon klişelerini görmeye devam edeceğiz.Ekşi sözlüğünde yardımıyla bazı ramazan klişelerini listeleme isteği duydum.

Arama
RSS
Beni yukari isinla