Sherlock Holmes : A Game of Shadows – İnceleme

Çıksın da izleyelim dediğim filmler azdır fakat çıksın da sinemaya gidip izleyelim dediğim filmler daha azdır. İşte bu daha az olan filmlerin başında geliyor Sherlock Holmes – A Game of Shadows.

Bugün çıkar çıkmaz gittim ve sonuna kadar tatmin oldum. Yine başlangıcıyla bizde ”adrenalin” salgılattıran bir giriş yaptı. Hans Zimmer’in o mükemmel soundtrack’lerinden hiç bahsetmiyorum zaten. Belki de filmin %50′sini o muhteşem müzikler oluşturuyor desem haksızlık etmiş olmam.

Oyunculuklara ise kesinlikle laf yok. İlk filmden zaten 2 ustanın da maharetlerini gördük. Fakat 2. filmde kendilerini daha da geliştirdiklerini görüyoruz. Film yalnızca bolca aksiyondan ibaret değil. Polisiye, gizem ve tabiki o ince ”Sherlock” mizahı-nüktedanlığı etkin. Film boyunca eğleniyorsunuz. Ve tabiki son filmde değinmeden geçemeyeceğim bir nokta : kameralar ! Sinema dünyasına ders verir nitelikteki kamera açıları ve muazzam slow motion’lar filmi daha da güzelleştiren detaylar. Şimdi filmin içeriğine bakalım.

- Dikkat buradan sonrası spoiler içerir -

Filmde gördüğümüz ilk an aslında Watson’ın anılarıyla başlıyor ve Watson’ı bir daktilo başında bu anıları yazarken görüyoruz ardından olaylar başlıyor. Güzeller güzeli Irene Adler’ımız pazar yerinde bir binbir yüz Sherlock Holmes tarafından takip ediliyor. Yetiştirmesi gereken bir paket olan Irene son hız kaçarken Holmes’e yakalanıyor. Tüm bunların ardından Irene’in, Holmes’un baş düşmanı Moriarty ile işbirliği içinde olduğunu öğrenip yıkılıyoruz fakat biraz sonra olacaklarla ”double debistating” yaşıyoruz. Irene Adler ani verem’den ötürü ölüyor.

Evlilik hazırlıklarına ve hatta balayına çıkmayı planlayan Watson’a ise yine Moriarty musallat oluyor fakat Sherlock Holmes elbetteki devreye giriyor.

Irene Adler’in yerini filmde onun kadar etkin almasa da bir çingenin aldığını söyleyebiliriz. (Simza)

Filmin en sonunda ise üzücü bir olay yaşanıyor. Fakat kitabı okuyanlar pek şaşırmayacak ve üzülmeyeceklerdir zira Holmes’un 9 canlı olduğunu herkes bilir.

Filmin sonunda Watson’un ”The End” şeklinde sonlandırdığı anılarını Sherlock Holmes’un ”The End ?” şeklinde değiştirmesi beni en çok heyecanlandıran şey oldu. Filmin 3.sünün geleceğine dalalettir bu. Ki zira ve kat’a böyle eserlerin üçleme yapmadan son bulması beklenemez. Umarım da böyle olur.

2 yıldan sonra Sherlock Holmes’u yine Robert Downey Jr. performansı ile izlemek çok zevkliydi. Şimdilik önümüzdeki Sherlock’lara bakacağız.

BBC’nin Sherlock’u ise Ocak’ta tekrar 3 bölüm ile devam ediyor. 3×90 toplamda 270 dakikalık bir Holmes keyfi süreceğiz.

Ayrıca yine Sherlock Holmes hayranlarına son olarak HBO’nun Sherlock Holmes dizisi yapacağına dair duyumlar aldığımı da belirteyim.

THE END ?

Super 8 ve Zevkler Üzerine

12 Temmuz 2011 ; 1 hafta öncesinden planlar yaptığım fakat günümün bu planlarla yakından uzaktan alakası olmadan geçtiği bir gün. Memnun muyum ? hem de çok !

Uzun süredir görüşmediğim 2-3 arkadaşımla 1 hafta önceden anlaştık. Bugün pikniğe gidecektik. Herşey hazır, planlar yapılmıştı. Sabah aldığım bir sms ile tüm plan iptal oldu. SMS’de bir arkadaşımın gelemeyeceğini öğrendim. Bu planı bozardı çünkü ortak bir plan yapmıştık. Tüm bunlardan sonra sabah 10 gibi telefonum çaldı. İnternetten tanıştığım, çok sevdiğim bir insan Ankara’da olduğunu haber etmiş görüşelim demişti. Zaten planımın iptal olmasıyla bu haber çok iyi geldi. Aradan bir 15 dakika geçti ve iptal olmuş plana dahil olan 3 arkadaşımdan 2′si yine de görüşmek istiyordu. Onlara da söz verdim. Fakat o da ne ? 3 farklı insana söz vermiştim.

Saat 10:45′de evden çıktım. 11:30 gibi Kızılay’da idim. 11:45 gibi buluştuk. 12:10 gibi ayrıldım. 12:30 gibi diğer arkadaşlarla buluştum. Böyle bir yetişme telaşıyla yandım tutuştum.

Arkadaşlarla aylık olarak sinemaya gider ve iskendere dalarız. Rutinimizdir. Bugün de öyle yapacaktık. İskenderin ardından, film seçip, sinemaya girecektik. O kadar film arasından biz kendimizi 2 seçenekte sınırladık. Super 8 & Transformers 3
Arkadaşlar arasında hala Transformers 1 ve 2′yi izlememiş olanlar olduğundan tercihimiz Super 8 oldu. (mağaradan ne zaman çıktığını soramadım.)

Kısaca benim için Super 8 ne demekti ? Super 8′in çekimlerine başlandığını duyunca çok heyecanlanmıştım. J.J. Abrahms ve Steven Spielberg gibi 2 usta adam bu işin içerisindeydi. Lost ile iz bırakmış J.J. Abrahms ve Indiana Jones ile kamçılayan Steven Spielberg. İşte buydu benim için Super 8. Görülmeye muhakkak değer bir eser. Gelgelelim film çıktı. İzleyenler memnun kalmamıştı. Daima kötü eleştiriler mevcuttu. Sırf korkumdan gitmedim filme. Beğenememe korkusundan. Fakat daha sonra, benim için yorumları değerli olan Pınar Batum’un bir Twitine rast geldim. (evet Lost ve daha bir çok eserin çevirmeni Pınar Batum)

Son 1 aydır, internet kullanıcılarının (sözlük yazarları, forum siteleri ve sinema bültenleri) film eleştirilerinin ne kadar gereksiz ve saçma detaylara sahip olduğunu, kötülenen filmleri izledikçe anlamıştım. (Bkz: Sucker Punch) Fakat tüm kitle ağız birliği etmişcesine Super 8′e vurdukça vurdu. E haliyle bir beklenti düşüklüğü yaşanmıştı. Fakat Pınar Batum’un bu görüşü ben de bir umut yarattı. Son olarak gittim ve gördüm filmi.

Super 8′den sonra tekrar söylüyorum ki; internet yorumları koca bir yalan ! ya da benim zevklerim insanlardan çok farklı.
Eskiden insanların sevdiği bir tür olurdu. Korku,aksiyon,macera,dram,aşk vs… Ona göre film seçilir ve izlenirdi. Fakat internetin etkisiyle öyle bir hale gelindi ki, yeni çıkan ne film varsa, türüne ve cismine bakılmadan indirilip izlenilmeye başlanıyor. Duygusal filmden hoşlanmayıp, gemicilik mantığıyla Titanic izleyen ve “yeaa bu kaptan da amma salakmış gemiyi batırdı yeaa” demek, tamamen hastalıklı bir zihnin ürünüdür bana göre.

Super 8 ödediğim sinema biletinin parasına ve harcadığım 2 saate sonuna kadar deydi. Keyifli ve Lost’u hatırladığım 2 saat. J.J. Abrahms bu filminde Lost’tan ve Cloverfield’den esinlemeler yapmış (müzikler ve sahneler) fakat bu benim için çok beğendiğim bir durum oldu. Bu konudan eleştiren bazı arkadaşları görüp,acımamak elde değil.

AFM sinemalarının kaliteli salonlarında mükemmel bir ses deneyimi yaşatıyor film. O nedenle çevredeki ucuz sinemalar tercih edilmemeli. Bilhassa trenin çarpışma sahnesi mükemmeldi.

Bu arada belirtmiş olayım; koca salonda 3 kişiydik. Ben ve 2 arkadaşım. Eğer kız arkadaşımla gitseydim, onun için salonu kapattırdığımı dahi söyleyebilirdim. Fakat rahat olarak izledik.Bu filmin Transformers kadar tutulmamasına cidden acıyorum. Neyse ki, Abrahms ve Spielberg gişeye göre fikir ve görüşlerini değiştirecek insanlar değil.

“Peki kardeşim bu Super 8′in hiç mi kötü yanı yok ?” derseniz, benim için tek kötü yanı ; Orjinal sesinde, altyazılı olarak izleyememek. Filmin dublajsız seansı yoktu. Fakat dublaj da fena değildi.

(Buradan sonrası, Amerika’ya seslenen Arif kıvamında okunsun) Kısaca gidin, görün. Ya da korsanı çıkınca indirin. Beğenmezseniz kapatın bilgisayarınızı, biraz yalnız kalın ve kendinize “ben ne tür filmlerden hoşlanıyorum ?” diyin. Bundan sonra ona göre filmler izleyin. Beğenmediğiniz türden filmler izleyip, arkadaşlarınızın ve o filmi izlemeyi düşünenlerin aklını karıştırmayın. Adam olun !

(İskender konusunda tek tercihim HD İskender’dir.)

YouTube’un Yeni Tasarımı : Cosmic Panda !

Popüler internet servislerinin kendilerini yeniledikleri şu günlerde YouTube’da bundan geri kalmadı. YouTube’un yeni tasarımı olan ve halen test aşamasında çalışan Cosmic Panda teması, şuanki tasarıma göre biraz daha koyu renklere bürünen YouTube özellikle video sayfalarında daha fazla siyaha teslim etmiş kendisini.

Gözü yormaması için yapıldığını düşündüğüm yeni koyu tema çok yakında genel olarak kullanılmaya başlanacak fakat şuan yine hemen hemen tüm servislerde olduğu gibi kullanıcı tanımlı olarak kullanılabilmekte.

YouTube’un tüm deneysel çalışmalarını görebileceğiniz TestTube sayfasından Cosmic Panda temasına ulaşabilirsiniz.

Yapmanız gereken tek şey YouTube Cosmic Panda sayfasına gitmek ve Try it out! butonuna tıklamak. Ardından yeni YouTube ile video keyfine devam edebilirsiniz. Halen test aşamasında olan bu yeni YouTube’da karşılaştığınız bug ve hataları solda çıkan Feedback butonu ile bildirebilirsiniz.

İşte YouTube’un Yeni Video Sayfası

Artık YouTubeda video izlemek eskisi kadar göz yormuyor.
Artık YouTube’da video izlemek eskisi kadar göz yormuyor.

Modern Zamanın Pervasız Aşıkları

İnternet kullanıcıları, internetin tadını aldıktan sonra pek televizyon izlemez ve takip etmez. İzlediği diziler de varla yok arasında, boşluk doldurmak içindir. Şüphesiz zamanına göre güzel diziler de çıkmıştır fakat Türk televizyonlarının geneline bakıldığında düzgün yapımlar bulmak neredeyse imkansızdır.

Sürekli birbirine tekrarlayan yapımlar ve olaylar. Enteresan ilişkiler ve komik derecede prodüksiyonlar. En iyi (kötünün iyisi) yapılan yapımlar genelde de komediye dayalı olur. Yoksa dram,aksiyon,macera ve gizem dalında daha “işte bu!” diyebileceğimiz bir yapımın çıkmamış olması acı gerçektir. Ölümsüzlük modu açık olarak savaşan “Polat ve ekibi”, her olayı sorunsuzca ve akıllıca çözen “Türk polisleri”, Yengesi ile aşk yaşayan “Behlüller”, tecavüz mağdurları ya da soğuk espirilere ev sahipliği eden ve gereksiz kahkahalarla dolu yapmacık sitcomlar.

Benim hatırladığım şu zamana kadar en iyi yapım “7 Numara”dır sanırım. Güldürmeyi dönemine göre başarıyla sağlayan bir yapım olmuştur. İşte şu günlerde “nezdimde” Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi dizisi olmaya aday ve efsane olacak nitelikte bir dizi : “Leyla ile Mecnun”

TRT’nin reyting kaygısı olmadan “Ekmek Teknesi” tadında yaptığı diziler zaten ilgi çekiyordu fakat yinede tam olarak “olmuş” diyebileceğiniz bir yapımı henüz yoktu. Sık sık reklamları dönüyordu “Leyla ile Mecnun”un başlamadan önce fakat ne takip ettim ne de ilgilendim. 1. Bölüm yayınlandıktan 4 gün sonra YouTube’da “suggestions” olarak gördüğüm 1. bölümün ilk 1 dakikası daha o andan içine çekmişti. Absürdlüğün dibine vuran ilk bölümden “beni izle” diyordu resmen.

Bölümler ilerledikçe ve karakterlerin iç dünyalarına girdikçe, daha fazla bağlanıyorsunuz diziye. Dizinin senaryosu akıl almayacak şekilde işliyor ve gülmediğiniz tek bir bölümü bile olmuyor. (Uzun zamandır gülmediyseniz, bir kaç kas hareketi yapmanızda fayda var. Sonra ben niye gülmedim demeyin.) 2011′de beşik kertmesiyle başlayan aşkın, hem aile cephesinde hem de çiftler arasında ki onca farklılığa rağmen Mecnun’un aşkından Leyla’yı elde etmek için girdiği yollar ve geçirdiği buhranlar kahkaha atmanıza neden oluyor. Mecnun’a yardım etmek için rüyasına giren ak sakallı dedenin, Mecnun uyandığında yatağında yatıyor olması ne kadar absürd geliyorsa, işte ondan daha fazla absürd bir dizi.

Sosyal medyayı, sözlük jargonlarını ve film,dizi,kitapları ilgiyle takip eden bir kitleyseniz her bölümde sizin için bir şeyler var. Şuana kadar (aklıma geldiğince) Lost,24,Inception, 127 Hours, Matrix, House ve daha bir çok yapıta selam gönderen senaryosu ile bunun yanında verdiği yerinde sosyal mesajları ile, ve son olarak şuan aktif olarak oynayan dizilere yaptığı göndermeleriyle (Nuri,Behzat Ç) gönüllerin şampiyonu olmuş dizidir.

Rakı yerine “incir” yiyen, Şarap yerine “üzüm” yiyen, Tekila yerine “erik” yiyen ve Sigara yerine “sakız” çiğneyen güzel bir dizi. Dizide dönen olayları bir yana bırakıp karakterlere odaklandığınızda bile bu diziyi izlemek için bir sebep buluyorsunuz.

Serkan Keskin’in canlandırdığı “İsmail Abi” tiplemesi, sizi tamamen kendisine hayran bırakıyor. Yeri geliyor onunla gülüyor, yeri geliyor onunla ağlıyorsunuz. Çocuk saflığında, abi samimiyetinde bir insanı başarıyla canlandırıyor.

Dizinin bir diğer renkli ismi “Yavuz Hırsız”. İsmi gibi Yavuz bir hırsızdır. Çaldığı LCD televizyonu götürürken polis çevirmesine yakalanıp “buna tüp taktırmaya götürüyorum, çok yakıyor” diyebilecek kadar hem laf cambazı hem de işinin ustası. Fakat mahallede herkesin yardımına koşacak kadar da can dostu.

Bunların yanında Kamil,Dede,Bakkal Erdal gibi hepsinin hep tiplemesiyle, hem davranışlarıyla kahkahalara boğulacağınız bir kadroya ev sahipliği yapıyor dizi. Açıkçası her yeni bölümünü iple çekiyorum. Ezgi Asaroğlu’nun gözlerinin güzelliğinden bahsetmiyorum tabi hiç.

Dizi Pazartesi akşamları 21.55′de TRT 1 ekranlarında yayınlanıyor. Hayatınızda gülebileceğiniz absürd durumlar ve insanlar arıyorsanız hiç kaçırmayın.

Son olarak dizinin son bölümünde yer alan “Afroman – because i got high” göndermeli mükemmel bir klip ile yazıyı noktalıyorum. Tekrar tekrar izleyip gülebildiğim tek dizi için de yapımda ve yayımda emeği geçen tüm herkese teşekkürlerimi sunuyorum

YouTube Preview Image

Romantik Komedi bir insanlık suçudur

Erkekler için aksiyon filmleri ne demek ise, kadınlar için de romantik komedi türü o denli önemli olsa gerek.

Çoğu üniversiteli* kız (20-21 yaşlarında) size adınızı sorup, muhabbeti koyulaştırdıktan sonra muhteşem üçlemeyi sorarlar ;



  • Amelie,
  • Eternal sunshine of the spotless mind,
  • Jeux d’enfants

Filmlerini izledin mi ?
(*yukarıda üniversiteli olarak belirtmemin nedeni bu filmlerin aslında üniversiteli hayatın getirdiği baskıyla izlendiğinden olmasıdır.)

Bu en bilindik muhteşem üçleme -Romantik-Komedi-nin temel yapı taşlarını oluşturur. Liste de gördüğünüz gibi istatistiksel olarak söyleyebilirim ki romantik komedi olayını fransızlar bitirmişler. Zira TOP3′de yer alan filmden 2′si fransız yapımıdır. Haydi bu 3 filme şöyle kısadan bir göz atalım. (Let’s Take a Look !)

Jeux d’enfants

Julien isimli genç oğlanımızın mahallesine Sophie isimli genç kızımız girer. Mahalle ve okul hayatında dışlanan bu kızımızın tek ve yegane dostu Julien’dir. 8 Yaşından itibaren birlikte büyüyen bu 2 genç kendilerinin en yakın oyun arkadaşıdır. Ve en büyük oyunları da Acun tarzı “Var mısın ? Yok musun ?” tipi bir yarışmadır. Gel zaman git zaman bir ömür böyle geçer. Artık olgunlaşırlar. 20 yaşlarına geldiklerinde Julien, can yakan yağız bir delikanlı olmuş, her gece barda gönlüm hovarda tarzı bir yaşam sürmektedir. Sophie ise yılların getirdiği dışlanmışlık hissinden ötürü her ne kadar güzel olsa da içine kapanık ve bir okadar da içten içe Julien’e abayı yakmıştır. Julien arsızca her yeni kız arkadaşıyla yaşadığı ilişkiyi marifetmiş gibi Sophie’ye anlatırken, Sophie içten içe erir. Bunun üzerine Sophie bağırış,çağırış ve haykırışla aşk-ı ilan eder. Julien karmaşık duygulara girer. Gel zaman git zaman birbirleriyle küserler ve 10 yıl görüşmezler. 10 yıl sonra karşılaştıklarında ise aşklarını sonsuzluğa gömmek için, el ele verip kendilerini çimento harcının içine atarlar.

Birbirlerini seven 2 insanın neden mutlu olmak için ölümü seçtiklerini hala anlayamam. Bu film sanatsal açıdan çok iyi diyebilirim. Fakat senaryoyu düşününce “Neden ?” diye soruyorum o çimento sahnesine.

Eternal sunshine of the spotless mind

Joel sıradan ve hayatında mutsuz bir insandır. Aslında bunun en büyük nedeni sevmeme ve sevilmeme duygusudur. Bir sevgilisi yoktur yani. Clementine ile tanışır ve birbirlerini severler. Mutluca bir süre yaşadıktan sonra Clementine onu acımasızca hayatından ve aklından çıkarır. Bunun için uzmanlarla çalışır ve beyninden Joel’i sildirir. Bunun üzerinde Joel olanları anlamaya çalışırken zihin silme olayını öğrenir ve aynısından kendisine de yapmak ister. Fakat bu işlem sırasında yaşadıkları o anılar dile gelir ve bu işleme izin vermeyecek şekilde karşı çıkarlar. Kısaca fevri verilen kararların insanlar üstünde etkisi işlenmektedir filmde.

Birbirlerini seven 2 insanın birşeylere kızıp ya da garip duygulardan ötürü hayatlarından birbirlerini çıkarması ne akla hizmettir ? Havalı ismiyle bir çok genç kızın gönlünde taht kurmuş bir film ama aynı duygulara nail olamıyorum maalesef.

Son 2 filmde gördük ki aşk acı çekmek demekmiş. Ya da onlar aşk harici başka duygular yaşıyorlardı. Bizler adını aşk koyduk. Belki de onlar sadece birbirlerine hayran insanlardı ?

Amelie

İşte benim çok sevdiğim bir film. Aşkın acı çekmek olmadığını, sevenlerin kavuşabildiğini, “eğer seviyorsan, herşey mümkün” ilkesini  göstermeyi başarmış bir başyapıt bana göre. Bilhassa yönetmen koltuğuna oturanın bu işin ustası olduğunu, filmin anlatım tarzından dolayı söyleyebilirim. Amelie garip bir çocukluk yaşamış bir kız çocuğu. İnsanları mutlu edinmeyi amaç edinmiş fakat bu süre zarfında görmüş ki kendisi mutluluğu yakalayamamış ve bu süre zarfından sonra kendisi için koşturan fakat bunu yaparken de bir okadar çekinen bir karakter. O’nun diğerlerinden farkı, sevmeden önce, sevdikten sonra mutlu olabilmesi. Ve filmin mutlu sonla bitmesi.

Tüm bunların yanında 500 Days of Summer gibi ayrı bir başyapıt var ki onu da burada ele almıştım. (Ki burada da bir acı çeken karakter var)

Peki şimdi soruyorum acı çekmek zorunda mı aşık olan ? Yoksa bütün bunlar sinema perdesinden çıkan zırvalar mı ? Öyle ise bu dünyanın genç kızlarının beklenti ve hayallerini yükseltmek nedendir ? Yalan bir aşk figürü oluşturmak, beyaz atlı prensi bekleyen fakat o gelince birlikte çimentoya gömülmeyi dileyen bir nesil yetiştirmek ? O nedenle diyorum ki romantik-komedi dalında yapılacak filmler “Amelie” gibi olmalı. Aksi takdirde Romantik Komedi bir insanlık suçudur. Diğer saçma sapan filmleri hiç yazmadım bile. 3 büyükten gidelim dedim.

Yazıyı bir alıntı ve Amelie’nin o neşeli müziği ile sonlandırıyorum…

Filmler ve şarkılar bize yalan söyledikleri için suçlular. Kalp kırıklıkları ve her şey için…

YouTube Preview Image

1.7 Milyonun Sınavı, Artık Türkiye’nin Sınavı

Ben asla çalışkan bir öğrenci olamadım. Çoğu insan ve öğretmenimin dediğine göre zekiydim fakat çalışmıyordum (evet klişedir). Çalışmak benim için yapılması en zor şeydir. Yıllardır derslerimin sınavlarını alnımın akıyla çalışmadan verdim. Övünmüyorum ve önermiyorum. Çünkü çalışsaydım bugün çok daha iyi bir lisede olur, üniversiteyi kazanıp kazanamayacağımın tedirginliğini değil, hangi bölümü seçip seçmemekte ki kararsızlığı yaşıyor olurdum. Ama çalışmadım.

Dersleri anlamadığımdan da değil hani. Anlatılanı anlar, soruları çözerim fakat tekrar yapmak gerekiyor haliyle. Ben dersi derste öğrenme taraftarıyımdır her zaman. Ders derste dinlenirse gereken anlaşılır ve uygulanır. Neyse konumuz bu değil.

Bu sene XY. kez düzenlenen YGS (önceki adıyla ÖSS,ÖSYS…) 1.7milyon öğrenciye ev sahipliği yaptı. Deli gibi çalışanlar, hiç çalışmayanlar, çalıştığından emin olamayanlar bir heyecanla sınava girdi. Ne için ? Daha mutlu bir gelecek, daha umutlu bir yaşam ve yüksek hayat standartlarını yakalamak için. (Bir reklam sloganı gibi adeta) Yukarıda söylediğim gibi çalışmaktan hazzetmeyen ben bu sınava da öyle çalışmadım.

Siyaseti tartışılacak bir obje ya da nesne gibi görmem ve öyle sevmem. Siyaset benim için, siyasi liderlerin yaptığı hataların sahnelendiği bir eğlence aracıdır. Şimdi yine ortada dönen YGS kopya olayı 1.7 milyon insanı, 1.7 milyon insanın ailesini ve bundan rant elde etmeye çalışan siyasetçileri alevlendirdi. Herkesin söyleyecek bir sözü, çözecek bir şifresi, yapacak bir eylemi var. Ülkenin gündemi YGS oldu. Herkes YGS’nin adaletsiz yapılan sınavından bahsediyor, suçu cemaatlere, siyasi partilere, kişilere, kurumlara atıyor.

Çok sevdiğim bir söz var ”Bal tutan parmağını yalar.” Bu söz çok çetrefillidir. Kısaca der ki, elinde fırsatın varsa her yol mübahtır. Yanlışlığı,doğruluğu o an için önemli değildir. Bugün de aynen öyle işte. Fakat dün de öyleydi. Cemaat ya da kişiler soruları çaldı ve birilerine dağıttı. Fakat kimse bu neden oldu diye sormuyor. Bu oldu mu ? olmadı mı ? olduysa iptal olsun sınav ! şeklinde hezeyanlar sürüyor. Soruların çalınma olasılığı vardı ve o olasılığı kullandılar ki çalındı. (ya da sorulara şifreler yerleştirildi) Bu kopyaları ya da şifreleri alanlar buna fırsat buldular ki aldılar. Peki bunu neden yaptılar ? Bu sınav senelerdir yapılıyor. Ve ben inanmıyorum ki bu sınav ilk gününden bu yana adil bir şekilde yapılıyor olsun ve bu düzen sırf bugün başı çeken bir grup adam ya da cemaat tarafından bozulsun.

Kitle iletişim araçlarının her geçen gün arttığı ve güçlendiği bir dönemde, saklanan bilgilerin gün ışığına çıkmayacağını kimse iddia edemez. Bundan 20 yıl önce de bu tür sınavlarda kopyalar oluyor, torpiller dönüyordu. Fakat o dönemler evlerde telefon bile yoktu. Bunu öğrenen birisi kime haber verecek, kimi kime şikayet edecekti ? Şimdiye kadar ki en güvenli denilen sınavın bile kopya şaibesi altına girmesi olayın güvenlikle alakadar olmadığını gösteriyor. Bu halk buna muhtaç. Bugün başka sınavların soruları sizin önünüzde olsa siz de o sınavlara bakarsınız. (Bal tutan parmağını yalar.)

Peki neden kopya çekiyoruz ?

Aslında çok açık değil mi ?

Bize sorulan sorulara cevap veremeyecek durumda olduğumuzdan
Çalma olgusunun maddesel olarak yerleşmiş olmasından
Geleceğini kurtarma kaygısından
Bu ülkede üniversite hariç diğer olguların kumar olarak görülmesinden
Kolaycılığın benimsenmesinden
Devlete ve ülkeye olan inancın ve saygının yok edilmesinden

Peki asıl sormamız gereken soru nedir ?

Neden sınavlara tabi tutuluyoruz ? Liselere girerken, Üniversiteye girerken, Mesleğe atılırken.
Devlet okulda verdiği eğitimin kalitesine ve her bireyde eşit olarak dağılmasına güvenmiyor mu ki sınavlara tabi oluyoruz ? Eğer eğitimin kalitesizliğinden ötürü sınav yapılıyorsa  bu asıl sorunu halı altında itmek değil midir ? Üniversiteler gerçekten gerekli ve şart mı ?

Bugün Amerika’da ki nüfusun %90′ı lise mezunu. Geri kalan %10′luk kısım üniversiteye girerken bir sınava tabi olmamış. Amerika’nın nüfusu bizi 2′ye katlıyacak seviyede üstelik. Bugün 81 ile üniversiteler açılırken, neden bu sınavlar ? Herkes mühendis olamaz diyebilirsiniz fakat herkes üniversiteye giremez diyemezsiniz.

Bugün televizyonlarda bangır bangır bağıranlar hep bu kopya olayından dem vuruyorlar. Kimse kalkıp sorunun temelini görmüyor. Gerçekler acıdır derler ya işte bu nedenle. Gerçek olan ne mi ? Bugün televizyonlara çıkan insanların tamamı eğitimci. Yani bir yerlerde eğitim veriyorlar. Devlette çalışan zaten yok. Ya özel okullar ya da dershaneler. Hiç birisi çıkıp “Şu eğitim sistemini düzeltin!” diyemiyor. Çünkü o zaman kendilerine ihtiyaç kalmayacak. Bu ülkede devlet okulları vermesi gereken seviyede eğitim verselerdi, özel okullar ve dershaneler tarih olurdu. İşin en acı yanı kimsenin buna ses çıkarmaması. Okulda ücretsiz olarak öğrenmemiz gereken bilgiler için, dershanelere paralar yatırıyor olmamız çok acı.

Bugün 15 Nisan 2011, liseliler sessizliklerini bozup bir çok yerde sokağa dökülmüşler. Bir kaç haber merkezinde rast geldim, sınav sisteminin kaldırılması için slogan atılmış. Biraz umutlandım demek ki hala iş var gençlerde. Çünkü bu sınavın 1milyon 700kez tekrarlandığı takdirde de kopya çekilebileceğini ve buna kimsenin dur diyemeyeceğini, asıl sorunun kaynağına inmeleri gerektiğini anlamışlar. Bu gerçekleri görmeyip “sınav tekrarlansın” diye avaz avaz bağıranlara bir çift lafım olsun isterdim ama yok maalesef.

Orta Doğu’da demokrasi devriminin yaşandığı şu günlerde, bizlerde de bir eğitim devrimi yaşanır mı dersiniz ?

Fevri verilen kararlar

Hayat verilen kararlardan ibaret. Doğru ya da yanlış. Verdiğiniz kararlar hayatınızı şekillendirir. Her sabah 7′de kalkar iken artık 6′da kalkmaya karar vermeniz geceden 1 saat erken yatmaya ya da sabah uykusuz olarak kalkmaya neden olur. Bu denli küçük ayrıntılar bile hayatımızda önemli bir yer alırken insanoğlunun genel hayatının tamamı kararlar çerçevesinde olgunlaşması bir hayli büyük bir yük sırtlandığımızın göstergesi olsa gerek.

Ne yazık ki insanoğlunun verdiği kararların çoğu fevri yani ani olarak bir hırs ya da sevinç ile verilen kararlar oluyor. Aslında bunların hepsinin nedeni kimyasal olarak hormonlarımızdan kaynaklanıyor. Serotonin, Dopamin gibi hormanlarımızın ani değişmesi (mutluluk ve hüzün anında) değişik kararlar vermemize neden olurlar. Arabesk müzik dinlerken aniden kollarını jiletleyen gençler ya da intihar girişiminde bulunan insanlar genelde bu hormon değişikliğinin kurbanı olurlar. Aynı zamanda erkeklerin de baş belası olan Cem Yılmaz tabiriyle ”post ejeculation syndrome” ardından erkeğin yaşadığı ani testosteron değişimi de yine erkekler için garip duyguların yaşandığı ve fevri kararların verildi durumlara sebep olur.

İşin doğasını geçip olaylara gelirsek aslında bu ani değişimler insanların hayatlarını değiştirecek nedenler doğurabiliyor. Çok kısa süre önce yine suçu hormonlara yüklediğim bir neden ötürü tekrardan hem sevdiğim hem de konuşmaktan aşırı zevk aldığım bir insanı hayatımdan çıkarttım. Hiç sarhoş olmadım ama sarhoş bir insanın verdiği kararların ayıldıktan sonra kendisine nasıl geldiğini hissedebiliyorum. Her ne kadar olmayacak duaya amin diyerek hayatıma soktuğum bir insan da olsa, hayatımdan çıkarıp atmak da sanki tam olacak bir duanın benim tarafımdan bozulması gibi geliyor. Ah hormonlar !

Keşke insanların verdiği kararların bilhassa krtik önemli (ne demekse artık) kararların bir onay süreci olsa. Verdiğimiz kararlar 1 saat ya da 1 gün sonra onayımıza sunulsa ve olaylar durulduktan kafalar sakinleştikten sonra onları onaylayabilsek  ya da değiştirebilsek.

Hayatımızda iyi kötü verdiğimiz kararların ceremesini yine çeken bizler olacağız. Bu nedenle bu yazı bana ders olacak nitelikte olsun. Her verdiğim kararda aklıma gelsin. Her ne kadar iş işten geçmiş olsa da gelecekte ki kararlarımda bu yazı bir nebze olsa da durulma süresi versin.

Tabi isterseniz aynı amaçla siz de kullanabilirsiniz…

Dikkat ! Spoiler Çıkabülü

spoiler_alert_300_w.jpg (300×300)

Dikkat ! Bu yazı spoiler hakkında ağır spoiler içerir…

Spoiler, kelime anlamı olarak “spoil etmek” demektir. Spoil ise film ya da kitabın sonunu veya önemli bir bölümünü teşhir etmek anlamına gelir. Son dönemde ciddi takıntıları olanları forum sitelerinde görebilirsiniz.  Öyle bir takıntı haline getirdiler ki filmin sonunu söylediğiniz için öldürülebilirsiniz bile.

Av Mevsimi filminden çıkarken bir sonraki seansa girecekler kapıda bekliyorlardı. Düşündüm bir an ve eğer o kapıdan çıkarken “Filmin sonunda Cem Yılmaz ölüyor” (Uups ! Spoiler …) dersem o anda linç edilebilirdim : )

Oysa biz Titanic’in batacağını bile bile izlemedik mi Jack ile Rose’un o aşkını ? Ya da bir örümcek adamın, demir adamın olsun karşılaştığı her beladan çok rahatça kurtulacağını bilmiyor muyduk ? Hep o en son anda kurtulmaz mı başrol oyuncuları ? Her yıl vizyona giren 10 filmden yalnızca 1 tanesi izleyiciyi ters köşeye yatırır. Bu da sonu bilinmez kılar.

Nerden çıktı bu konu buralara geldi diyeceksiniz. 2 gün önce Unstoppable isimli filmi izlemeden önce hikayeyi biliyordum. Kontrolsuz bir şekilde ilerleyen treni konu alan bir film. Bu hikayenin sonunda da trenin bir şekilde duracağını adım gibi biliyordum. Ama farkettim ki filmi izlerken sizi içine çeken kurgusu sayesinde belli bi noktadan sonra sonunu unutup o ana adapte oluyorsunuz. Her ne olursa olsun aksiyon eksilmiyor.

Buradan yola çıkarak şunu söyleyebilirim eğer bir film hakkında spoiler aldıysanız ve bu spoiler’ın filmi izlerken sizi gerekli duygulardan mahrum bıraktığına inanıyorsanız sorun sizde yada spoiler’da değil o filmdedir.

Kısaca bir film için ne kendi tadınızı kaçırın ne de başkasının…

İnternetten Para Kazanma Sanatı ! Oturduğun Yerden Üstelik !

http://blogblogu.com/wp-content/internetten_para_kazanmak-223x300.jpgBaşlığa bakıp bir umutla para kazanmanın yollarını öğrenmek için geldiyseniz malesef bugün size “oturduğunuz yerden para kazanmanın” o gizli mi gizli yollarını öğretmeyeceğim. İnsanlar daima fazlasına odaklıdır. Araba verin ev ister. Dünyayı verin uzayı ister :) Hal böyle olunca internet ile tanışan her gürbüz genç “acaba nasıl para kazanırda köşeyi dönerim ?” diye düşünmeye başlar.

İçin gerçeği acıdır ; Kimse oturduğu yerden rahatlıkla para kazanamaz aksini söyleyen yalan söyler.
Her gün 100den fazla mail almaktayım. Anket oku para kazan, reklam izle para kazan, mail oku para kazan, sms oku para kazan, oturduğun yerden para kazanmanın yolları kitabını al para kazan gibi …

Bu tür maillerin adı “spam”dir. Yani içerdiği konu bakımından kişiye özel ve genelde gerçeklik payı olmayan, elde bulunan mail listesine göre herkese gönderilmiş sıradan gereksiz bir mail. Bu maillere kanarak sakın ola vaktinizi boş yere harcamayın. Mantıklı düşünecek olursak madem oturduğumuz yerden para kazanacağız bu işi bize önerenler neden kazanmıyor ? 75TL’ye ” ayda 8bin $  kazanma sanatı” kitabı satan eleman neden o 8bini kendi kazanmıyorda kitap başı 75TL’ye talim ediyor ? Realistik düşüncenin sonuçları bunlar …

Peki internetten para kazanılır mı ? Evet kazanılır. Servet sahibide olabilirsiniz hatta. Ama bu öyle bilindiği kadar kolay ve oturduğunuz yerden halledilebilecek bir olay değildir. İnternetten para kazanmanın yolu çoktur. Bunların en başında “bir web sitesi açmak ve adsense ile paraya para dememek” gibi bir yöntemdir. (paraya ne diyeceğinize siz karar verin artık)

Şaka bir yana bugünlerde legal içerikli bir web sitesi açıp, iyi bir ziyaretçi kitlesine sahip olup ve bu ziyaretçileri sitenizde ki reklamlara tıklatmaya teşvik etmek en zor iştir. Yani okadar kolay değil para kazanmak.

Lafın özeti şudur ; Legal içerikli site ile kazanacağınız anca 3-5$ olur. İllegal içerikli siteyle ayda Bin dolardan fazla kazanabilirsiniz ama bu seferde parayı alıp alamama korkusu sarar insanı.

Bu nedenle benim 2. yöntemim en iyisidir. Yaratıcı olun ! Bugün facebook ilk açıldığında gereksiz bir web sitesinden farkı yoktu. Fakat şu an pahabiçilemeyen bir sistem haline geldi. Sadece yaratıcılıkla oldu bunlar. Büyük kitlelerin dikkatini çekecek, yenilkçi fikirlere ihtiyacınız var. Bu sayede en zengin insan olma yolunda ilk adımları atarsınız. Ama buda kolay değildir. En önemli şey olan yaratıcılık herkese sunulmuş bir lütuf değildir. Hayal gücü ve sınır tanımamaz bir insan olmanız gerekmektedir. Eğer bu niteliklere sahipseniz hemen düşünmeye başlayın. Yaratıcı bir fikriniz varsa zaten dikkat çekecek ve önünüz adım adım açılacaktır.

Bu yazının özeti ise şudur ; Hiç kimse internet üzerinden oturarak rahatça para kazanmaz. İlk başta gösterdiği emek ve özen son ana kadar devam etmek zorundadır. Sizi kolay yoldan para kazanmaya çeken insanlara inanmayın çünkü onlar yalancılardır.

Twitter Kullanım Sanatı

http://img03.blogcu.com/images/b/e/n/benyaziyorum/c87ae403cb9ff6272078963d54f075a9_1273573374.jpgİnternet son 5 yıldır hayatımızda daha fazla yer alıyor artık. Eskiden internet istesekte fazla vakit geçiremeyeceğimiz bir ortamdı. Forumlar, haber siteleri, oyun siteleri, alışveriş siteleri gibi bir çok seçenek vardı fakat bunlar kullanıcı uzun süre kendinde tutmaya kaynaklı değillerdi.

Türkiye’yi ele alalım. 20milyondan fazla internet kullanıcısı var. Fakat bu kullanıcı sayısının 1 milyonunu kendine çeken herhangi bir web sitesi yada uygulama ne acıdır ki bir elin beş parmağını geçmeyecek şekilde ve bunlarda yabancı kaynaklı siteler.

Şüphesiz artık herkesin facebook, friendfeed yada twitter hesabı vardır. Yoksa hemen edinin :) Peki kullanıcıları kendine çeken özellikleri ne bu sitelerin ? Facebook nasıl olurda 500milyon kullanıcının ortak noktası haline gelir ? 500milyon yahu. Bugün facebook kalksa dese ki “ülke kuruyorum her facebook üyeside vatandaşım olacak” dünyanın en fazla nüfusa sahip ilk 3 ülke arasında yerini alacaktır. Facebook temel itibariyle ; eski okul arkadaşlarını ve dostlarını bul mantığıyla çıktı. Fakat herşey gibi popülerlik arttıkça ana kullanıcı istekleri göz ardı edildi. Facebook artık arkadaş bulmaktan fazlasını yapıyor. Neyse lafı fazla facebook ile uzattık. Konumuz twitter.

Twitter dünya üzerinde facebook kadar kendine yer edinmiş hatta daha ileri giderek ünlülerin de durak noktası oldu. Temel anlatımla twitter ; 140 karakter ile ne yapıyorsan, ne yaşıyorsan ve ne hissediyorsan onu yaz mantığını içeriyor. ve ilk günden bugüne çizgisinden kaymadı. Tweet etmek, Retweet etmek ve hatta Yonca Evcimik deyimiyle “twitine banmak” gibi bir çok terim hayatımıza girdi. Bugün Sayın Cumhurbaşkanımız bile twitterda iken siz neden yoksunuz ?

Sosyal medyanın en güzel özelliği hiç kuşkusuz şudur ; herkes tek, herkes eşit. Japon kalede maç yapmak gibi. (Benzetmeye bakın)
Fakat twitter bana insanlar hakkında okadar çok bilgi veriyor ki :) Mesela bazıları ;

  • İnsanlar sınırlanmaktan hoşlanıyor. Bilhassa gerçek hayatta sınır tanımayan insanlar 140 karakter sınırına son derece sadıklar
  • İnsanlar eleştirileri kaldıramıyorlar. Bu nedenle “iletişim” yapmak yerine “ileti” göndermeyi seçiyorlar.
  • İnsanlar böcek gibidir. Nerede ışık varsa oraya gelirler. Burada ışık ünlü ve dikkat çekici şahıslar oluyor.

Kısaca özet bu twitter hakkında. Peki bu sosyal koca dünyada bende Twitter sahibimiyim ?  evet öyleyim : http://twitter.com/mustafacan46 – Nacizane takipçilerimle kendi kendime tweet atmaktayım. :)

Arama
RSS
Beni yukari isinla