Herkes farklı şekilde sever – Richard Feynman

193o’lu yıllarda genç  bir delikanlı kalabalık bir ev partisinde eğlenmekte, yeni tanıştığı bir kızın omzuna elini koymak ve sarılmak için çeşitli cambazlıklar yapmaktadır. Genç delikanlının ismi yıllar sonra çok duyulacaktır, dünyanın gelmiş geçmiş en çok tanınan fizikçilerinden olacaktır ancak o  yaşlarda ve o çevrede ondan daha çok tanınan biri vardır. Kendisinden daha çok tanınan kişi genç bir kızdır. Parti devam ederken duyduğu sesler üzerine başını çevirir:

“ Arlene geliyor, Arlene geliyor.”

Arlene kim bilmemektedir ve neden bu kadar popüler olduğunu da. Kendisini görünce neden popüler olduğunu anlar. Kendi sözleri ile: “Arlene çok ama çok güzeldi; neden bu kadar ilgi gördüğünü anlayabiliyordum” [2]

Arlene Greenbaum, 1939 (3)

İzmir

Anadolu’da çok yer gezdim gördüm. Fakat bunlardan hiç birisi İzmir kadar etkileyici değildi. Kişilik olarak hiçbir yere ve şeye kendimi bağlı hissedemem. Ne bir takım ne bir parti ne bir şehir. Fakat İzmir bu durumu değiştirecek gibi. Belki bunun en büyük nedeni İzmir doğumlu olmamdır. Kan çekiyordur hani ? Olamaz mı ? Olabilir…

Tatil bol olunca gezip görecek yer de lazım oldu. Hazırlıkları yaptım atladım yola. Tren manyağı bir insan oldum çıktım. Tren çok zevkli. Saatlerce kendimle yalnız kalıyorum. İnsanları izleme fırsatı buluyorum. Bunun yanında sayısız şehirin içinden geçiyorum. Ama treni seven sayılı insanlardanım nedense. Çoğu insan bu güzellikleri göremiyor. Neyse efenim yaklaşık 13(14 de olabilir ve hatta 15 de) saatlik bir yolculuk sonrası İzmir’in Alsancak diye tabir edilen mekanına vardım.

Alsancak’tan Buca’ya gitmem gerekti. Fakat iz bilmem yol bilmem ama sora sora da Bağdat bulunur ya hani. İşte Şirinyer’e koştum ben de hemen. Şirinyer ile Buca birbirine yakın. Fakat taşımacılıkta Şirinyer daha çok önplanda ve bu nedenle İzban denilen mükemmel ulaşım aracı yalnızca Şirinyere gidiyor. Şirinyere gittiğimde bulmam gereken adresi nasıl bulacağımı düşünürken telefonumun navigasyonu derdime derman oldu. Sokak adını girdim ama 3.5kilometrelik bir yol olduğunu öğrendim.

30 dakika kadar sonra adresime varmış yol yordam görmemiş ben İzmir’de yerimi bulmuştum. İzmir’i keşfetmeye hazırdım. İzmir’in en güzel yanı nedir derseniz hiç kuşkusuz denizidir. Deniz ne mükemmel şeydir öyle. Tamam denize sahip çok yer var ülkemizde ama neden bi İzmir bi Alex değiller sonrasında değineceğim. Öncelikle Karşıyaka’ya geçtim. Karşıyaka aslında çok da karşı değil. Ulaşımı vapur/izban ve otobüs ile sağlayabiliyorsunuz.Karşıyaka’dan sonraki durak ise Konak’tı.

Konak bir çok açıdan güzelliklere sahip. Öncelikle oradaki bina ve yapıların mimarisi hoşunuza gidecek şeylerden birisi. Daha sonra İzmir’in en merkezi yeri diyebilirim burası için. Tüm mağazalar -o meşhur YKM de burada- satıcılar, kaçakçılar, midyeciler, kokoreççiler, alemciler…

İzmir’de gezilecek görülecek yer çok demişken yenilecek şey de çok. Sabahları kahvaltının kralı olan boyoz mesela ! Her ne kadar astronomik bir yiyecek olmasa da farklı bir tat ve hoşunuza gidiyor. Haşlanmış yumurta ile yeniyormuş ama ben pek ikisinin uyumunu çözemedim.

Bu İzmir’e mi ait bilmiyorum fakat İzmir ile özdeşleşecek kadar benimsenmiş bir yiyecek haline gelmiş. Hemen her köşebaşında bir kokoreç yapan büfe görmek mümkün. Nirvana’ya çıkaracak lezzetlerin başında gelen Kokoreç’in baharatlar ile özdeşleşmesi ile mükemmel bir tad.

Deniz olan yerlerde midye dolma elbette mevcut (Ankara’da bile satılıyor.) Fakat bunun İzmir’de tadı bir başka. Daha öncede yemiştim fakat İzmir’de her zamankinden daha iyi geliyor tadı. Gerçi İzmir’de her şey öyle…

Ve Waffle ! Elbette İzmir’in geleneksel bir lezzeti değil. Fakat Waffle’ın olayı burada biraz garip. Buca’da bulunan Edem Waffle’a, duyduğuma göre 1-2 saatlik yerlerden sırf Waffle yemek için geliyorlarmış. O kadar iyi yapıyorlarmış yani. Biz de boş durmadım denedik beğendik. Nutella’lı Waffle’lar ilginizi çekecek.

Tüm bunların yanında İzmir’in bambaşka bir enerjisi var. İzmir herşeyin dengede olduğu mükemmel bir şehir gibi. Ankara’nın sakinliği ve durgunluğu ile İstanbul’un o güzelliği el ele verseydi İzmir gibi bir çocukları olurdu kesinlikle. İnsanları da yine keza o güzellikte. Genellikle kibar ve hoşgörülü bir halk mevcut. Aynı zamanda şiveliler çok daha sempatik. Kozmopolitan yapısından ötürü de, bir çok yerleşmiş yabancı vatandaşlara ev sahipliği yapıyor.

Ulaşımın çok rahat olduğunu söylemeliyim. Şehir içinde yer alan İzban sistemi benim gönlümü çaldı. Şuan bir çok büyük belediyenin (Ankara-İstanbul) metro sistemini yer altından giden bir sistem olarak görmesinden ötürü senelerdir süren gereksiz metro çalışmaları mevcut. İzmir bu durumu aşmış. Metro’yu yerüstünde tutmuş ve adına İzban demiş. Karşıyaka’dan Alsancak’a hat döşemiş.

Son olarak o meşhur ”İzmir’in havasına ve kızına güven olmaz” söylemi gerçekten doğru. Öncelikle şu kış günlerinde İzmir fena soğuk. 5 derece olan günler -10 derece gibi adeta. Denizin etkisinden tabiki bu. Fakat İzmir sıcak bir şehir denilerek doğalgaz’ın çoğu yerde olmaması burada yaşayanlar açısından bir eksi. Hava ise daima dengesiz. Sabah yağmur yağıyor, akşama güneş yakıyor. Ya da güneş varken tir tir titreyebiliyorsunuz. Sıkı giyinmekte fayda var.

Ekonomik olarak da yine pahalı bir şehir değil. Yaşanabilir bir şehir. Yaşamayı istediğim bir şehir. Sevdiğim bir şehir. En kısa sürede tekrar görmek istediğim bir şehir. Ve herkesin görmesini istediğim bir şehir. Gidin, bu güzel yer ve insanları ile tanışın…

BBC Sherlock

Sherlock Holmes !

Sir Arthur Conan Doyle böyle bir eseri yaratırken nasıl bir ruh hali içindeydi bilinmez. İçine kapanık Sherlock figürü kendisi miydi ? Sherlock’un kokain bağımlısı olması kendisinden ötürü müydü ? Moriarty içindeki hezeyanların dışa vurumu muydu ? Dr. Watson hep hayalini kurduğu bir arkadaş mıydı ? bilinmez.

Şükrederek söylüyorum ki; Sherlock Holmes karakteri benim bir film ya da diziden tanıdığım bir karakter değil. Direk Doyle’un yazdıklarından okudum ve tanıdım onu. Ardından Robert Downey Jr.’lı Sherlock Holmes geldi. Açıkçası ilk filmi oldukça beğendim. 2. filmi de merakla bekledim. Çıkınca da 2 kere gittim.

Bu süre zarfında BBC’nin mini dizi projesi altında yayınladığı Sherlock’un ilk sezonu geldi 2010 yılında. 1.5 saatten 3′er bölüm. Oldukça başarılıydı. Modern Sherlock ve teknoloji bu kadar güzel bağdaşabilirdi. Fakat yine de ilk sezon çok güzel olmasına rağmen filmden güzeldi diyemedim. Daha doğrusu böyle bir karşılaştırmaya girmedim. Fakat daha sonra 2. Film ile 2. Sezon birden gelince bu karşılaştırma gayet yerinde oldu.

 

Şimdi efendim bir dizi; bir film ile karşılaştırılmaz. Neden ? Film hep kazanır. Neden ? Filmin bütçesi, prodüksiyonu ve kurgusu hep daha üstündür. Fakat bu durum Sherlock’da çok farklı. Dediğim gibi 2. filme 2 kere gittim. Guy Ritchie o kadar iyi bir iş çıkarmış. Fakat Steven Moffat’ın Sherlock’u ondan kat be kat daha güzel ! Karakterlerden başlayalım. Bi kere o karakter seçimleri mükemmel ! Bennedict zaten resmen yaşıyor. Bakın sadece oyuncuların röportaj tipleri ile dizi tiplerine bakın. Gerçekten arada büyük fark var. Bu adamların rollerine tamamen adapte olduğunu görebiliyorsunuz.

Geçelim kurguya. Modern Sherlock gerçekten kusursuz. 2×01 zaten en doruk noktası dizinin. Şuan İngiltere başta olmak üzere bir çok ülkede çılgınca fanlar oluştu. Sırf bu 2. sezon yüzünden hepsi. Çünkü mükemmel !

Diyaloglar mesela; daha önce hiçbir dizide ve hatta filmde geçmeyecek kadar ustaca ve zeka kırıntılarıyla hazırlanmış. Göndermeler harikulade. Okuduğum bölümün getirdiği öngörüyle çoğu göndermeyi anlamak diziyi daha da zevkli hale getiriyor. Ve tüm bunların yanında ; yan karakterler de muazzam. Lestrade, Mrs. Hudson vs…

Bir görsel öğenin en önemli yanı hiç kuşkusuz müzikleridir. Eğer müzikler iyiyse berbat bir filmi bile finale kadar götürür. İşte Sherlock Holmes filminde Hans Zimmer’in o mükemmel müziklerinin yanı sıra Sherlock da muazzam bir soundtrack’a sahip. Her an çalmasını isteyeceğiniz ezgiler mevcut.

Lost’tan beri hiçbir dizinin beni bu kadar çok içine çekmediği gerçeğinin yanında Sherlock yeni kusursuz dizim oldu. Tek kusuru elbette ki yılda yalnızca 3 kere gösterime girmesi. Fakat bu çok normal. Zira Sherlock Holmes filmi için 2 yıl beklemişken, Sherlock bize 1 sene içinde 3 farklı film sunuyor.

Orjinal romanda Sherlock Holmes’un kendini Moriarty ile birlikte attığı şelaleden sağ kurtulduğunu biliyoruz. Filmde de bunu gördük. Kısaca Sherlock Holmes ölmüyor. Fakat dizide bu öyle bir işlendi ki, dizinin son 1 dakikasına kadar Sherlock Holmes’un gerçekten öldüğü hissiyatı insanlara yaşatıldı. Ki Dr. Watson’un o duygusal ve muazzam konuşması mükemmeldi.

Sık sık düşünmenizi ve aklınızı çalıştırmanızı size çaktırmadan subliminal mesaj olarak aktaran Sherlock, gelmiş geçmiş en mükemmel uyarlamadır nezdimde. Zira modern zamanın pençesinde aklını kullanmayan insana inat bir insan yaratıldı.

Şimdi zilyon tane insan yeni sezonu aç kurtlar gibi bekliyor. Fakat işin acı tarafı kimse bu yeni Sherlock’u onu anlayarak izleyemiyor. Herkes ”Sherlock’un ne kadar güzel herşeyi çözdüğü”nden bahsedip hayran kalıyor. Fakat dizide verilen onlarca mesaj ve yüzlerce olaydan bahseden ve onları anlayan çok az.

Zamanında kendi yarattığı kahramanı öldürünce çevreden gelen baskılar yüzünden yeniden canlandıran Sir Arthur Conan Doyle’un yaşadığı şeyi bugün BBC Sherlock’un yazarları yaşayacak diye korkuyorum. Zira aç kurtlar deli gibi av beklerken, kurtları doyuracak avı düşünen pek olmaz.

 

Sherlock Holmes : A Game of Shadows – İnceleme

Çıksın da izleyelim dediğim filmler azdır fakat çıksın da sinemaya gidip izleyelim dediğim filmler daha azdır. İşte bu daha az olan filmlerin başında geliyor Sherlock Holmes – A Game of Shadows.

Bugün çıkar çıkmaz gittim ve sonuna kadar tatmin oldum. Yine başlangıcıyla bizde ”adrenalin” salgılattıran bir giriş yaptı. Hans Zimmer’in o mükemmel soundtrack’lerinden hiç bahsetmiyorum zaten. Belki de filmin %50′sini o muhteşem müzikler oluşturuyor desem haksızlık etmiş olmam.

Oyunculuklara ise kesinlikle laf yok. İlk filmden zaten 2 ustanın da maharetlerini gördük. Fakat 2. filmde kendilerini daha da geliştirdiklerini görüyoruz. Film yalnızca bolca aksiyondan ibaret değil. Polisiye, gizem ve tabiki o ince ”Sherlock” mizahı-nüktedanlığı etkin. Film boyunca eğleniyorsunuz. Ve tabiki son filmde değinmeden geçemeyeceğim bir nokta : kameralar ! Sinema dünyasına ders verir nitelikteki kamera açıları ve muazzam slow motion’lar filmi daha da güzelleştiren detaylar. Şimdi filmin içeriğine bakalım.

- Dikkat buradan sonrası spoiler içerir -

Filmde gördüğümüz ilk an aslında Watson’ın anılarıyla başlıyor ve Watson’ı bir daktilo başında bu anıları yazarken görüyoruz ardından olaylar başlıyor. Güzeller güzeli Irene Adler’ımız pazar yerinde bir binbir yüz Sherlock Holmes tarafından takip ediliyor. Yetiştirmesi gereken bir paket olan Irene son hız kaçarken Holmes’e yakalanıyor. Tüm bunların ardından Irene’in, Holmes’un baş düşmanı Moriarty ile işbirliği içinde olduğunu öğrenip yıkılıyoruz fakat biraz sonra olacaklarla ”double debistating” yaşıyoruz. Irene Adler ani verem’den ötürü ölüyor.

Evlilik hazırlıklarına ve hatta balayına çıkmayı planlayan Watson’a ise yine Moriarty musallat oluyor fakat Sherlock Holmes elbetteki devreye giriyor.

Irene Adler’in yerini filmde onun kadar etkin almasa da bir çingenin aldığını söyleyebiliriz. (Simza)

Filmin en sonunda ise üzücü bir olay yaşanıyor. Fakat kitabı okuyanlar pek şaşırmayacak ve üzülmeyeceklerdir zira Holmes’un 9 canlı olduğunu herkes bilir.

Filmin sonunda Watson’un ”The End” şeklinde sonlandırdığı anılarını Sherlock Holmes’un ”The End ?” şeklinde değiştirmesi beni en çok heyecanlandıran şey oldu. Filmin 3.sünün geleceğine dalalettir bu. Ki zira ve kat’a böyle eserlerin üçleme yapmadan son bulması beklenemez. Umarım da böyle olur.

2 yıldan sonra Sherlock Holmes’u yine Robert Downey Jr. performansı ile izlemek çok zevkliydi. Şimdilik önümüzdeki Sherlock’lara bakacağız.

BBC’nin Sherlock’u ise Ocak’ta tekrar 3 bölüm ile devam ediyor. 3×90 toplamda 270 dakikalık bir Holmes keyfi süreceğiz.

Ayrıca yine Sherlock Holmes hayranlarına son olarak HBO’nun Sherlock Holmes dizisi yapacağına dair duyumlar aldığımı da belirteyim.

THE END ?

Albüm Incelemesi: Florence + the Machine – ‘Ceremonials’

Bir albümü, sanatçıyı ve şarkıyı sıkılmadan kaç kere dinleyebilirsiniz ? Bunun muhakkak bir sınırı vardır. Zira bir şeyi sık sık yapar hale gelmeniz o şeyden bıkmanıza kolayca sebep olur. İşte sıradan bir albüm,sanatçı ve şarkı için bu tekrar oranı 5, daha iyisi için 15 çok daha iyisi için 35 ise; Florence and The Machine grubu ve Ceremonials albümündeki şarkılar için bu sınır henüz çizilmemiştir.

Önce Florence Welch’in solistliğini üstlendiği bu grubun “You’ve Got the Love” isimli şarkısıyla karşılaştım. Sıkılmadan defalarca dinledim. Tabi o sıralar ne söyleyeni ne de grubu araştırmak hiç aklıma gelmedi. Çünkü bunu ne zaman yapsam hep bir hüsran oluyordu. 20 şarkılık albümden hep 1 tanesi iyi oluyor ve ben de hep ona denk geliyordum. Fakat daha sonra bu muhteşem grubun ilk albüm çalışmasını dinledim. (Lungs – 2009)

Eskiden iPod’umda mevcut olan karışık şarkıların arasında önce bu grubun şarkılarını attım. Fakat daha sonra bu gruptan başka bir şey dinlemediğimi farkettim. Tüm şarkıları silip yerine Lungs albümünü yükledim. Defalarca milyon kez dinlediğim albümün her şarkısı ezberimde. (Rabbit Heart favorimdir.)

Şimdi aynısını bu yeni albüm için de yapıyorum. Peki bunu nasıl başarıyorlar ? İlk albümden tüm şarkıları mükemmeldi. İkinci albümde de durum aynı. Tarzını kaybetmeden aynı güzellikle tüm şarkıları aynı tadı veriyor. Şimdiden 100′den fazla dinledim yeni albümü. Her gün okula giderken de dinlemeye devam ediyorum. Yeni albümün ise yılın en iyi 25 albüm çalışması kapsamına gireceğine inanılıyor (ben de öyle).

Yeni albümün ve grubun büyük bir takipçisiyim şu sıralar. Umarım bu tarzını ve tadını bozmadan devam ederler. Yazımı sonlandırırken sizlere yeni albümün en güzel parçalarından birisini sunuyorum. Şarkının sözleri büyük bir incelikle yazılmış ve “Frida’nın -What the water gave me ?-” isimli tablosundan esinlenilerek yazılmış.

YouTube Preview Image

Umut, umutlar, umutlarımız…

Merhaba oradaki ? Çok merak ediyorum acaba şuan bunu okuyan var mı ? Aklımda yazacak çok şey var fakat bunları yazıya dökecek sabır ve azim bende yok. Şuan biraz gaza gelmiş olabilirim ve bu yüzden bu yazıyı okuma fırsatını bulmuş olabilirsin. (Hala kimsenin beni iplemiyor oluşu da bir gerçek tabi.)

Uzun süredir yazmıyorum. Bakın o kadar üşengecim ki son yazımın tarihine bakıp ”şu kadar zamandır yazmıyorum” da diyemiyorum.

Çok farklı bir döneme girdim. Kız olsaydım PMS dönemi tanımlardı bu dönemimi. Fakat uzun soluklu bir durum aynı zamanda.

İnandığım şeyler, sevdiğim şeyler, yaşadığım şeyler, yediğim şeyler, giydiğim şeyler, izlediğim şeyler… hepsi değişti. Herşey ne zaman başladı ve neyin zincirleme reaksiyonuydu bilmiyorum ama something happened.

Çok farklı bir insanımdır. Bunu övünmek için söylemiyorum. Zira övünülecek birşey de değil bu. Öyle ki kimse sizi tanımıyor. Aileniz, arkadaşlarınız ve sevgiliniz. Bakın bu ergenlerin ”kimse beni anlamıyor” tribi değil. TANINMAK bambaşka bir fiil.  Ben bile tanımıyorum, başkaları nasıl tanısın ?

Şu blogdaki yazılarımı, twitlerimi, yazdıklarımı, yaşantımı ve zihnimdekileri birisi incelese kesinlikle her bir parçanın bambaşka bir ülkeden, bambaşka bir insana ait olduğunu söyler. Çünkü böyleyim.

İlerde eğer evlenirsem, eşimin asla beni tanıyamayacağını biliyorum. O benimle değil bende gördüğü ile evlenecektir muhakkak. Şu yazıyı yazarken bile konudan konuya atlayışım beynimin çoklu çalışmasından. Tekrar söylüyorum; bu bir övünme ya da mutluluk değil. Çünkü bu iyi birşey değil.

Bir zamanlar birisini tanıdım. Birisini sevdim. Birisine içimi açtım. Onu ondan daha iyi tanıdım. Onun da beni tanıdığını sandım. Gün geldi o benden vazgeçti. Gün geldi ben ondan vazgeçtim. Fakat tekrar vazgeçişten vazgeçtiğimiz bir gün hep geldi. Sonunda yine bir vazgeçiş vardı. Ve o artık yoktu. Üstelik vazgeçtiğini bile söylemeden.

Herşey üst üste geldi. Bunun üstüne yaşadığım yer değişti. Çevrem değişti. İnsanlar değişti. Bakış açım değişti. Fırsatlarım değişti ve ben geliştim. Fakat o, bende değişmedi. (Ha bu arada bu değişimlerden etkilenmedim. Alışma sorunu yaşayan insanlardan değilim.)

Hep bir neden aradım. Neden ? Sen uyurken sana birşey söylemeden çeken giden insanlar hep filmlerde olur sanırdım. Ayrılık doğanın kanunu elbette fakat nedensiz ? En ufak ve saçma bir neden dahi yok mu ? Arkada  bırakılan insanı avutacak kadar da mı yok ? Üstelik bunu yapan insanın hep diğerlerinden farklı olduğunu düşünüyorsanız ? Belki de farkını ortaya koymuştur.

Burçlara inanmam fakat lanet bir duygusallık vardır üzerimde. Yengeç burcunun getirdiği birşeymiş. Bana sorsalar şen şakrak biri olmak isterdim. Ki öyleyimdir de. Çevremde hiç bir insan benim ağlayabileceğime inanmaz zaten ağlamam da. Tüm bunları gizli yaşarım genelde. Shrek izleyenler bilir; Fiyona her daim güzel ve çekicidir fakat karanlık çökünce mağarasına çekilir ve o dev halinin geçmesini bekler. Aynen böyle bir süreç işte.

Kimse tanımaz beni dedim ya. Belki de tanımadığı için gitmiştir. Değil mi ? Bir zamanlar gittiği vakit bahane olarak ”onu çok fazla tanımış olmamı” öne sürmüştü. Aslında hiç tanıyamamışım.

Tanınmamak zor ama hayatın boyunca tanınmayacağını bilmek daha zor aslında. Heyecanla okuduğunuz masalın sonunun size söylenmesi gibi.

O’ndan sonra karşıma bir çok fırsat da çıktı. (Üniversite fırsatlar deryası derler ya hani) Ben öyle bir insan değilim. ”Gerçek aşk” saçmalığına inanan birisiyim. Olmayacak bir duaya amin diyen. Gereksiz biriyim ben. Nefret etmeye çalışırken daha fazla seven ve yanan. Kin de tutamam ki ben ? Lanet olsun ! (Lanet de okumam normalde)

Herşey değişti, değişiyor. Fakat izler unutulmuyor.

Anlaşılamamak yalnızlıktır fakat yalnız olmak en kötü lanettir.

Belki de tek gereken bir ”Tülay ne olursun geri dön !” çağırısıdır…

Dürtüsel, Bağımlılık Yaratıcı ve Uyuşturucu ; Aşk

Bilimsel nitelikte ne varsa benim için ilgi çekicidir daima. Bir uzay mekiğinin nasıl yapıldığından, televizyonun nasıl çalıştığına kadar herşey gizemli ve ilgi çekicidir benim için. Uzun zamandır aşkın bilimsel tasvirini araştırıyordum. Bir bilim adamı için aşk ne demek ? Sevdiğin bir insanı kendine aşık etmenin yolu var mı ? gibi sorular hep aklımın bir köşesindeydi. Çok sık aşık olan birisi değilim fakat yine de aşk konusu aklıma takıldı.

Şimdi sizlere aşk hakkında bir çok bilgi vermeye çalışacağım.

Aşk duygusal birşey mi ?

Duygusaldan ne anladığınız çok önemli. Tüm duygusal şeyler gibi aşk da beyinde gerçekleşir. Aşkın kalp ile bir alakası yoktur aslında. Kalbiniz size yalnız kan pompalar. Neden yıllardır aşkın tasviri kalp olmuştur bilmiyorum. Fakat kısaca aşk, beyinde oluşan bir dürtünün iz düşümüdür. Yani evet duygusaldır. Fakat hissel birşey olmasından ziyade aşk, zorunludur ve her insan aşık olur.

İnsan aşık olduğunda neler olur ?

“Nedir bu aşk denen?” demiş Shakespeare. Kara sevdaya tutulmuş 32 kişiyi MRI tarayıcısına yerleştirmişler. 17′si aşklarına cevap bulmuş, 15′i ise aşklarını yeni terketmiş. Sonuçlar göstermiş ki, aşık olunduğunda beyinde gerçekten birşeyler oluyor. Yani bu kanımızda dolaşan birşey değil. Fiziksel bir eylem. Kolumuzu oynattığımızda beyin ne kadar aktif ise aşık iken de o kadar aktif.

Öncelikle olan şey, aşık olunan kişinin “özel bir anlam” kazanması.
Nasıl mı ? Bir zamanlar bir kamyon şoförünün söylediği gibi:
“Dünyanın yeni bir merkezi olmuştu, bu merkez de Mary Anne’di.”

George Bernard Shaw biraz daha farklı ifade etmiş:
“Aşk, bir kadınla öteki arasındaki farklara fazla önem vermektir.” - Bu sözü gerçekten beğendim.

Bir kişi üzerine odaklanırız. Onun hakkında sevdiklerinizi ve sevmediklerinizi listeleseniz bile, bu listeye bakmayıp sadece sevdiğiniz özelliklerine odaklanırsınız. Chaucer’ın dediği gibi “Aşk kördür.”

Mesela şiirlere bakalım. Aşıklar tarafından yazılmış şiirlerde bazen görürüz ki yazar, sevdiceğinin bambaşka bir noktasına takılmıştır. Birine çılgınca aşık olduğunuz zaman, bir park yerine gittiğinizde onun arabası park yerindeki bütün diğer arabalardan farklı olur. Bardağı, misafirlikte bütün diğer bardaklardan farklıdır.

Şairin adı Yuan Çen; şiir de şöyle:
“Bambu yer yatağını kaldırmaya kıyamıyorum. Seni evime getirdiğim ilk gece sererken seni izlemiştim.”
Yer yatağına takılıp kalmasının sebebi büyük ihtimalle zihnindeki yoğun dopamin aktivitesi. Bizim durum da aynen bu.

Neyse, sadece bu kişi özel bir anlam kazanmakla kalmıyor, bir de o kişinin üzerine titremeye başlıyoruz. Onu yüceleştiriyoruz. Öte yandan, yoğun enerji birikiyor. Ben aşıkken sürekli hareket etmek isterim mesela. Atlamak,zıplamak vs.. İşte bu biriken enerjinin bir ürünüymüş.

Ama aşkın ana özelliği, yoksunluk çekmek: Bir kişinin beraberliğinin – sadece cinsel değil, duygusal da – yoğun yoksunluğu. Tabii istersiniz – onunla seks yapmak içinizden gelir. Ama daha çok, onun sizi aramasını, sizi davet etmesini, vs… istersiniz. Sizi sevdiğini söylemesini istersiniz. Öteki ana özellik de dürtü: Beyninizdeki motor çalışmaya başlar, bu kişiyi arzularsınız.

Son olarak ise takıntı oluşur. Şu MRI makinesine sokulan çılgın aşıklar var ya hani, işte onlara sormuşlar ;

“Günün ve gecenin yüzde kaçında bu kişiyi düşünüyorsunuz?”
“Onun için ölür müsün?”

İlk soruya verilen cevap : Tüm Gün !
İkinci soruya verilen cevap : Evet ! (Tıpkı ondan tuz istemişsiniz de, size tuzu uzatmış gibi)

Beyin taramalarını yaparken deneklere sevdikleri insanın fotoğrafları gösterilmiş. Ve beyinin her bölümünde aktivite görülmüş. İşin en enteresan kısmı aktif olan bölgelerden birisi, yalnızca kokain alındığında aktif hale geçen bir bölge. Ne muhteşem değil mi ? Aşk mükemmel bir uyuşturucu.

Aşk öyle bir duygu ki aslında asla cinsellik değildir. Bir insana gidip onunla seks yapmak istediğinizi söylerseniz ve bu teklifiniz reddedilerse pek üzülmezsiniz. Fakat aşkınıza karşılık bulamazsanız; İşte dünyanın her yerinde bu nedenle cinayet ve intiharlar görülmüştür. Aşk bir bağımlılıktır ve yoksun bırakılınca çok kötü şeyler olur.

İnsanoğlunda 3 beyinsel sistem vardır : şehvet, aşk ve bağlılık
Ve bu 3 beyinsel sistem birbirine bağlı değildir. Bir kadına aşık olurken, diğerine bağlılık hissedebilir ve bir başkası ile de seks yapabilirsiniz. Çok enteresan. Fakat işin daha da ilginç yanı şu; bir kadın ile seks yaparsanız onun sizden önce veya sonra kiminle seks yapacağı umrunuzda değildir. Fakat sevdiğiniz kimseye karşı bu sorumlulukları yüklersiniz.

Orgazm sırasında, dopamin seviyesi zirveye ulaşır. Dopaminin aynı zamanda aşk ile de bağlantısı var, sadece tesadüfi olarak seks yaptığınız birine de aşık olabilirsiniz. Orgazm sırasında, heyecan ile ilişkili olan Oksitosin ve Vasopresin salgılanır. Bunlar da, uzun süreli bağlılık ile ilişkili.


Peki Aşk Nasıl Biter ?

İnsanoğlu için aşk asla bitmeyecek bir olgudur. Fakat günümüzde depresyon ilaçları aşkı tamamen bitirmeyi sağlıyor. Bu ilaçlar, vücutta serotonin seviyesini arttırıyor. Ama serotonin seviyesini arttırdıkça, dopamin devresini kesiyorsunuz. Bunu herkes bilir. Dopamin, aşk ile ilintili. Dopamin devresini kestikleri gibi, seks dürtüsünü de öldürüyor. Seks dürtüsünü öldürdüğünde, orgazmı da öldürüyorsun. Orgazmı öldürdüğünde, bağlılığa yol açan maddelerin salgısını öldürüyorsun. Bunlar beyinde birleşiyor. Bir beyinsel sistemle uğraştığınız zaman, diğerini de etkilersiniz.

Sadece, aşksız bir dünyanın çok ölümcül olacağını söylüyorum.


Birisini Kendimize Nasıl Aşık Edebiliriz ?

Aşık olmak aslında vücuttaki dopamin seviyesine bağlı bir durum. Yani birisini kendinize aşık edecekseniz dopamin seviyesini yükseltin. Dopamin heyecan altında artar. Bunu elde ederseniz eros’un okları sevdiğiniz kişiye saplanır. Fakat o anda gördüğü tek kişi siz olmalısınız. Bununla ilgili yaşanmış bir hikaye var onu anlatmak istiyorum…

Sadece, aşksız bir dünyanın çok ölümcül olacağını söylüyorum

Amerika’da bir lisansüstü öğrencisi, başka bir lisansüstü öğrencisine deli gibi aşıkmış, ama aşkına karşılık bulamıyormuş. Pekin’de konferansa katılmışlar. Araştırmaları okuduğu için, birisiyle yepyeni bir faaliyet yapınca beyinde dopamin seviyesini arttırabileceğini öğrenmiş. Bu da belki aşk sistematiğini tetikleyebilirdi. Dolayısıyla, bilimi, pratiğe geçirmeye karar verdi; ve bu kızı kendisiyle çekçek yolcuğuna davet etti.  (çekçek: Çin’de insanın çektiği iki tekerlekli araba)

Çocuk, bunun dopamin seviyesini arttırıp, kızı kendine aşık edebileceğini düşünmüş. Yola çıkmışlar, kız çığlıklar atıp çocuğa sarılıyormuş kahkaha atıyormuş, eğleniyormuş. Bir saat sonra çekçekten inmişler, kız kollarını sallayarak demiş ki: “Çok şahaneydi, değil mi?” ardındından şunu söylemiş ;  “Çekçek sürücüsü de ne kadar yakışıklıydı!”

İşte aşkın büyüsü!

Türümüz varoldukça, Shakespeare’in “bu ölümlü hengame” diye adlandırdığı vücudumuzda varolacak…

Fenerbahçelilere Türkiye Kupası ; 39,90TL !

Hepsiburada’da dolaşırken birden gördüğüm ürün çok dikkatimi çekti. Ürün “Türkiye Kupası”.

Bu gayet normal aslında. Bir çok yer Türkiye Kupası,Plaket,Madalya gibi normalde ödül olarak verilen materyalleri satışa sunabiliyor. Buraya kadar bir sorun yok. Fakat kupanın üstündeki ibare Fenerbahçe’ye özel. Bunun yanında Açıklaması ise tamamen kahkahalara boğacak cinsten.

-TARAFTARIN İSYANINA SON VERİYORUZ!!!-

Şeklinde bir başlıkla yazıya giriş yapmış Hepsiburada. Devamı ise şöyle ;

Yaklaşık 30 yıldır taraftarın rüyalarını süsleyen, Türkiye Kupası hayali gerçek oluyor!

Bir kuşağın göremediği Türkiye Kupası hasretine son veriyoruz.

Senelerdir kupayı kazanan takımlar için koleksiyonlarına yeni bir kupa koyma fırsatı tanıyoruz.

Türkiye Kupası ahşap kaide üzerine oturtulmuş bakalitten yapılmaktadır.

Bu kupayla takımlarına gönül vermiş sevdiklerinize espirili bir hediye verip onları şaşırtabilirsiniz.

Kupayı süs olarak,masanızda kalemlik olarak kullanabilir veya sportif aktivitelerde ( futbol maçları,basketbol maçları vb.) kazanan takıma ödül olarak verebilirsiniz.

Hayatım boyunca ateşli bir taraftar olamadım. Sözde Galatasaraylıyımdır. Ama iş Fenerbahçe’ye vurmaya gelince yerimde duramam. Fakat yıllardır çok espri yaptım, çok espri duydum, bunun kadar güzelini duymadım. Teşekkürler Hepsiburada !

Not : Hepsiburada kısa bir süre sonra ilanı yayından kaldırdı. Fakat internette hiçbir şey unutulmaz ! Kanıtlar yazının devamındadır…

google cache:
http://webcache.googleusercontent.com/…w.google.com

Super 8 ve Zevkler Üzerine

12 Temmuz 2011 ; 1 hafta öncesinden planlar yaptığım fakat günümün bu planlarla yakından uzaktan alakası olmadan geçtiği bir gün. Memnun muyum ? hem de çok !

Uzun süredir görüşmediğim 2-3 arkadaşımla 1 hafta önceden anlaştık. Bugün pikniğe gidecektik. Herşey hazır, planlar yapılmıştı. Sabah aldığım bir sms ile tüm plan iptal oldu. SMS’de bir arkadaşımın gelemeyeceğini öğrendim. Bu planı bozardı çünkü ortak bir plan yapmıştık. Tüm bunlardan sonra sabah 10 gibi telefonum çaldı. İnternetten tanıştığım, çok sevdiğim bir insan Ankara’da olduğunu haber etmiş görüşelim demişti. Zaten planımın iptal olmasıyla bu haber çok iyi geldi. Aradan bir 15 dakika geçti ve iptal olmuş plana dahil olan 3 arkadaşımdan 2′si yine de görüşmek istiyordu. Onlara da söz verdim. Fakat o da ne ? 3 farklı insana söz vermiştim.

Saat 10:45′de evden çıktım. 11:30 gibi Kızılay’da idim. 11:45 gibi buluştuk. 12:10 gibi ayrıldım. 12:30 gibi diğer arkadaşlarla buluştum. Böyle bir yetişme telaşıyla yandım tutuştum.

Arkadaşlarla aylık olarak sinemaya gider ve iskendere dalarız. Rutinimizdir. Bugün de öyle yapacaktık. İskenderin ardından, film seçip, sinemaya girecektik. O kadar film arasından biz kendimizi 2 seçenekte sınırladık. Super 8 & Transformers 3
Arkadaşlar arasında hala Transformers 1 ve 2′yi izlememiş olanlar olduğundan tercihimiz Super 8 oldu. (mağaradan ne zaman çıktığını soramadım.)

Kısaca benim için Super 8 ne demekti ? Super 8′in çekimlerine başlandığını duyunca çok heyecanlanmıştım. J.J. Abrahms ve Steven Spielberg gibi 2 usta adam bu işin içerisindeydi. Lost ile iz bırakmış J.J. Abrahms ve Indiana Jones ile kamçılayan Steven Spielberg. İşte buydu benim için Super 8. Görülmeye muhakkak değer bir eser. Gelgelelim film çıktı. İzleyenler memnun kalmamıştı. Daima kötü eleştiriler mevcuttu. Sırf korkumdan gitmedim filme. Beğenememe korkusundan. Fakat daha sonra, benim için yorumları değerli olan Pınar Batum’un bir Twitine rast geldim. (evet Lost ve daha bir çok eserin çevirmeni Pınar Batum)

Son 1 aydır, internet kullanıcılarının (sözlük yazarları, forum siteleri ve sinema bültenleri) film eleştirilerinin ne kadar gereksiz ve saçma detaylara sahip olduğunu, kötülenen filmleri izledikçe anlamıştım. (Bkz: Sucker Punch) Fakat tüm kitle ağız birliği etmişcesine Super 8′e vurdukça vurdu. E haliyle bir beklenti düşüklüğü yaşanmıştı. Fakat Pınar Batum’un bu görüşü ben de bir umut yarattı. Son olarak gittim ve gördüm filmi.

Super 8′den sonra tekrar söylüyorum ki; internet yorumları koca bir yalan ! ya da benim zevklerim insanlardan çok farklı.
Eskiden insanların sevdiği bir tür olurdu. Korku,aksiyon,macera,dram,aşk vs… Ona göre film seçilir ve izlenirdi. Fakat internetin etkisiyle öyle bir hale gelindi ki, yeni çıkan ne film varsa, türüne ve cismine bakılmadan indirilip izlenilmeye başlanıyor. Duygusal filmden hoşlanmayıp, gemicilik mantığıyla Titanic izleyen ve “yeaa bu kaptan da amma salakmış gemiyi batırdı yeaa” demek, tamamen hastalıklı bir zihnin ürünüdür bana göre.

Super 8 ödediğim sinema biletinin parasına ve harcadığım 2 saate sonuna kadar deydi. Keyifli ve Lost’u hatırladığım 2 saat. J.J. Abrahms bu filminde Lost’tan ve Cloverfield’den esinlemeler yapmış (müzikler ve sahneler) fakat bu benim için çok beğendiğim bir durum oldu. Bu konudan eleştiren bazı arkadaşları görüp,acımamak elde değil.

AFM sinemalarının kaliteli salonlarında mükemmel bir ses deneyimi yaşatıyor film. O nedenle çevredeki ucuz sinemalar tercih edilmemeli. Bilhassa trenin çarpışma sahnesi mükemmeldi.

Bu arada belirtmiş olayım; koca salonda 3 kişiydik. Ben ve 2 arkadaşım. Eğer kız arkadaşımla gitseydim, onun için salonu kapattırdığımı dahi söyleyebilirdim. Fakat rahat olarak izledik.Bu filmin Transformers kadar tutulmamasına cidden acıyorum. Neyse ki, Abrahms ve Spielberg gişeye göre fikir ve görüşlerini değiştirecek insanlar değil.

“Peki kardeşim bu Super 8′in hiç mi kötü yanı yok ?” derseniz, benim için tek kötü yanı ; Orjinal sesinde, altyazılı olarak izleyememek. Filmin dublajsız seansı yoktu. Fakat dublaj da fena değildi.

(Buradan sonrası, Amerika’ya seslenen Arif kıvamında okunsun) Kısaca gidin, görün. Ya da korsanı çıkınca indirin. Beğenmezseniz kapatın bilgisayarınızı, biraz yalnız kalın ve kendinize “ben ne tür filmlerden hoşlanıyorum ?” diyin. Bundan sonra ona göre filmler izleyin. Beğenmediğiniz türden filmler izleyip, arkadaşlarınızın ve o filmi izlemeyi düşünenlerin aklını karıştırmayın. Adam olun !

(İskender konusunda tek tercihim HD İskender’dir.)

YouTube’un Yeni Tasarımı : Cosmic Panda !

Popüler internet servislerinin kendilerini yeniledikleri şu günlerde YouTube’da bundan geri kalmadı. YouTube’un yeni tasarımı olan ve halen test aşamasında çalışan Cosmic Panda teması, şuanki tasarıma göre biraz daha koyu renklere bürünen YouTube özellikle video sayfalarında daha fazla siyaha teslim etmiş kendisini.

Gözü yormaması için yapıldığını düşündüğüm yeni koyu tema çok yakında genel olarak kullanılmaya başlanacak fakat şuan yine hemen hemen tüm servislerde olduğu gibi kullanıcı tanımlı olarak kullanılabilmekte.

YouTube’un tüm deneysel çalışmalarını görebileceğiniz TestTube sayfasından Cosmic Panda temasına ulaşabilirsiniz.

Yapmanız gereken tek şey YouTube Cosmic Panda sayfasına gitmek ve Try it out! butonuna tıklamak. Ardından yeni YouTube ile video keyfine devam edebilirsiniz. Halen test aşamasında olan bu yeni YouTube’da karşılaştığınız bug ve hataları solda çıkan Feedback butonu ile bildirebilirsiniz.

İşte YouTube’un Yeni Video Sayfası

Artık YouTubeda video izlemek eskisi kadar göz yormuyor.
Artık YouTube’da video izlemek eskisi kadar göz yormuyor.

Arama
RSS
Beni yukari isinla