Albüm Incelemesi: Florence + the Machine – ‘Ceremonials’

Bir albümü, sanatçıyı ve şarkıyı sıkılmadan kaç kere dinleyebilirsiniz ? Bunun muhakkak bir sınırı vardır. Zira bir şeyi sık sık yapar hale gelmeniz o şeyden bıkmanıza kolayca sebep olur. İşte sıradan bir albüm,sanatçı ve şarkı için bu tekrar oranı 5, daha iyisi için 15 çok daha iyisi için 35 ise; Florence and The Machine grubu ve Ceremonials albümündeki şarkılar için bu sınır henüz çizilmemiştir.

Önce Florence Welch’in solistliğini üstlendiği bu grubun “You’ve Got the Love” isimli şarkısıyla karşılaştım. Sıkılmadan defalarca dinledim. Tabi o sıralar ne söyleyeni ne de grubu araştırmak hiç aklıma gelmedi. Çünkü bunu ne zaman yapsam hep bir hüsran oluyordu. 20 şarkılık albümden hep 1 tanesi iyi oluyor ve ben de hep ona denk geliyordum. Fakat daha sonra bu muhteşem grubun ilk albüm çalışmasını dinledim. (Lungs – 2009)

Eskiden iPod’umda mevcut olan karışık şarkıların arasında önce bu grubun şarkılarını attım. Fakat daha sonra bu gruptan başka bir şey dinlemediğimi farkettim. Tüm şarkıları silip yerine Lungs albümünü yükledim. Defalarca milyon kez dinlediğim albümün her şarkısı ezberimde. (Rabbit Heart favorimdir.)

Şimdi aynısını bu yeni albüm için de yapıyorum. Peki bunu nasıl başarıyorlar ? İlk albümden tüm şarkıları mükemmeldi. İkinci albümde de durum aynı. Tarzını kaybetmeden aynı güzellikle tüm şarkıları aynı tadı veriyor. Şimdiden 100′den fazla dinledim yeni albümü. Her gün okula giderken de dinlemeye devam ediyorum. Yeni albümün ise yılın en iyi 25 albüm çalışması kapsamına gireceğine inanılıyor (ben de öyle).

Yeni albümün ve grubun büyük bir takipçisiyim şu sıralar. Umarım bu tarzını ve tadını bozmadan devam ederler. Yazımı sonlandırırken sizlere yeni albümün en güzel parçalarından birisini sunuyorum. Şarkının sözleri büyük bir incelikle yazılmış ve “Frida’nın -What the water gave me ?-” isimli tablosundan esinlenilerek yazılmış.

YouTube Preview Image

Google Plus’ın içine Facebook kaçtı

Google Plus’ın parladığı şu günlerde en zor iş kullanıcılara düştü. Zira Facebook,Twitter,FriendFeed ve son olarak Google Plus derken kullanıcılar hangisini takip edeceğini şaşırdı.

İşte bugünlerde böyle durumlara biraz olsun su serpecek yeni bir eklenti yayınlandı. İsmi crossrider !

Crossrider kısaca Google (+) Plus içerisinde Facebook’a erişebileceğiniz ve durum güncellemelerini takip edebileceğiniz küçük bir yazılım. Web tarayıcınıza kurulduktan sonra Google Plus’a girdiğinizde üstte yer alan sekmelere bir yenisi daha ekleniyor. (Home,Circles,Photos)

Eklentiyi hemen edinmek ve Facebook deneyimini Google Plus’a taşımak için yapmanız gereken ise çok basit. http://crossrider.com/install/519-google-facebook adresine gidip “Get Google + Facebook”  sekmesine tıklamanız ve gerekli eklentiyi tarayıcınıza yüklemeniz yeterli.

Bu eklentiyi şuan için yalnızca FireFox & Chrome desteklemekte. Internet Explorer’in güvenlik ayarlarından ötürü eklenti çalışmıyor.

Eklentiye Ait Video’yu Seyredebilirsiniz

YouTube Preview Image

Facebook Video Chat Resmi Olarak Duyuruldu

Geçtiğimizi haftalarda Facebook “çok mükemmel bir şey duyuracağız” şeklinde bir açıklamada bulunmuştu. Çoğu insan ne olduğunu merak ederken bir kısmı da tahminlerde bulunmuştu. Tahminlerin başında “iPad/iPhone uygulamaları / Toplu Chat imkanı ve sesli görüntülü konuşma” vardı.

Ve Facebook tahminleri boşa çıkarmadı. Facebook üzerinden yapılabilecek bir video araması özelliğini yerleştirdi. Bu sayede artık “facebook kastı, msn’e geçelim” muhabbetlerinin de son bulması gündem de : )

Aslında bu özellikle Google Plus kullanıcılarına hiç yeni gelmedi. Zira geçtiğimiz haftalarda yayına başlayan Google Plus “hangout” özelliği ile zaten bunu kullanıcılarına sağlıyordu. Hemde yalnızca 2 kişi için değil 10′dan fazla arkadaşınızla video konferans yapabilmeyi mümkün kılan bir teknolojiye sahip.

Facebook video arama özelliği yine Google Plus’da da olduğu gibi küçük bir plug-in ihtiyacına duyuyor. Bu plug-in’i yüklediğiniz zaman sorunsuz olarak görüşmeye başlayabiliyorsunuz.

Facebook önümüzdeki 1-2 hafta içerisinde bu özelliğin tüm kullanıcılar tarafından etkin olacağını fakat beklemek istemeyenler için çözüm yolu sunduklarını belirtti. Yazının sonunda size nasıl önümüzdeki haftayı beklemeden Facebook video araması özelliğini kullanabileceğinizi anlatacağım.

Facebook video arama ekibinden mühendis Philip Su, ilk görüntülü konuşmayı “Maryland’deki ailesi ile yapacak

Facebook’tan bir yenilik daha ! Grup Chat

MSN kullananlar bilir (kullanmayan var mı ?) birden fazla arkadaşınız ile aynı anda bir yazışmalı konferans ortamı oluşturabiliyorsunuz.

İşte Facebook bu özelliği artık chat bölümüne taşıdı.

Artık kolayca arkadaşlarınız ile topluca görüşebilirsiniz.

Facebook bu yeni özelliği ile çok konuşulacak gibi duruyor. Gerçekten başarılı olmuş

Peki Facebook Video Araması özelliğini nasıl kullanacaksınız ?

Öncelikle yapmanız gereken bu adrese gitmek : http://www.facebook.com/videocalling

Ardından “Get Started” butonuna basıyoruz.

Bundan sonra yapmamız gereken tek şey gerekli plug-in’i edinmek.

İsterseniz buraya tıklarayak edinebilirsiniz…

Ya da herhangi bir arkadaşınıza görüntülü görüşme isteği gönderdiğinizde bu plug-in’i indirmek için gerekli bağlantıya ulaşabilirsiniz.

İşte şuan için durum bu. Google Plus’ın görüntülü görüşme özellikleri her ne kadar Facebook’tan üstün olsa da, Facebook’un bu hizmetinin daha fazla kullanılacağı aşikar. Önümüzdeki günlerde bu özellik hakkında bir çok haber duyacağımıza da inanıyorum.

Ve son olarak Facebook’un bu özelliği için yayınladığı video’yu sunuyorum. (Video’da bir de Türk var ! )

YouTube Preview Image

Google+’ı, Facebook’a Dönüştürmek

Google+ Arayüzüne Alışamadınız mı ?

Google+’ın parlamaya başladığı şu günlerde userstyles.org tarafından çıkarılan tarayıcılar için eklentiler ile Google+’ı adeta Facebook görünümüyle kullanabilirsiniz. Yeni arayüze alışamadıysanız tam sizin için. Fakat insanların Google+’ı sevmesinin en büyük nedeni tasarımı iken neden Facebook’a dönmek isteyesiniz orası da ayrı bir konu tabiki.

Eklenti şu tarayıcılara sorunsuz olarak yüklenmektedir;

  • Mozilla Firefox
  • Internet Explorer
  • Google Chrome
  • Opera

Nasıl İndireceksiniz ?

Tek yapmanız gereken http://userstyles.org/styles/50051/google-facebook adresine gidip tarayıcınızı seçip, gerekli olan küçük scripti tarayıcınıza yüklemek. Ardından Google+’ı her açtığınızda karşınıza Facebook vari bir görüntü çıkacaktır.

Google Plus ; İpuçları, Küçük Detaylar ve Kolaylıklar

Google + (Plus) kullanıma açıldı ! Peki ya onu nasıl kullanacaksınız ?

6-30-2011 10-52-33 AM

Google Buzz ve Wave facialarından sonra yeniden sosyal paylaşıma el attı. Fakat bu sefer iddialı ve kararlı. Şuan için sadece davetiye usulü ile çalışan ve bu süre zarfında beta olarak faaliyet gösteren Google +’ın kısa ve faydalı olacağına inandığım bir incelemesini sizler için türkçeleştirdim. Yazının aslına ait linki bu yazının sonunda bulabilirsiniz. Umarım yararlı bilgilere ulaşabilirsiniz.

Bir Kaç “Google +” İpucu

1. Profil resimlerine tıklayarak onların değişmesini sağlayabilirsiniz.

2. Ana feed üzerinde “J” tuşuna basıp “aşağı”, “K” tuşuna basıp “yukarı” doğru sayfayı hareket ettirebilirsiniz.

3. Eğer sadece küçük bir topluluğa(circle) “paylaşım” yapıyorsanız, gönderiyi paylaştıktan sonra sağ üst ok üzerinden “disable reshare” diyerek yeniden paylaşımı engelleyebilirsiniz.

4. Eğer eğlenceli gönderiler arıyorsanız, “Incoming” akışında sizinle birlikte paylaşım yapan fakat hiç bir topluluğa eklenmemiş insanların gönderilerini görebilirsiniz.

5. Yazı ve yorumlarınızda Kalın – İtalik ve üstü çizgili gönderiler paylaşabilirsiniz. Peki nasıl mı ?
*mustafacan*  => mustafacan
_mustafacan_ => mustafacan
-mustafacan-   => mustafacan

Google+ Takipçileri tarafından keşfedilen bazı özellikler ve bilgiler…

Yeni insanları mail adresleri veya Google Contacts üzerinden Google +’a davet edebilirsiniz.

6-30-2011-3-28-32-PM.png (380×350)

“Hangout” özelliği ile 10′dan fazla Google + arkadaşınız ile görüntülü olarak sohbet edebilirsiniz

6-30-2011-2-13-58-PM.png (517×535)

Durumunuzu güncelleyebilir, resim,video ve ses dosyası ekleyebilir veya lokasyonunuzu kolayca belirtebilirsiniz.

6-30-2011 2-12-35 PM

Siyah Google barında yer alan “Bildirim” çubuğu ile gönderilerinize yapılan yorumları, yeniden paylaşımları, +1′leri ve grup eklemelerini görebilirsiniz.
6-30-2011-2-09-28-PM.png (447×419)

Yine  siyah Google barında yer alan “share/paylaş” butonu ile herhangi bir sayfada iken hızlı paylaşım yapabilirsiniz.
6-30-2011-2-09-03-PM.png (465×254)

Kendi Google + profilinizin diğer kullanıcılara nasıl göründüğünü çok rahat bir şekilde öğrenebilir ve bu sayede gizlilik ayarlarınızı yapabilirsiniz.

6-30-2011-2-03-20-PM.png (403×248)

Google + ayarları altında yer alan seçeneklerle hesabınıza, diğer başka servislerin hesaplarını bağlayabilirsiniz.

6-30-2011 1-45-06 PM

6-30-2011 11-02-52 AM

Tıpkı Facebook’da da yer aldığı gibi ana akışda güncel veya en popüler paylaşımları görebilirsiniz.

6-30-2011 1-39-31 PM

İstediğiniz bildirimleri e-mail olarak alacak şekilde yapılandırabilirsiniz.

6-30-2011 1-38-40 PM

Google + ayarlarına, sağ üst tarafta yer alan bölümden ulaşabilirsiniz.

6-30-2011 1-36-36 PM

Dilediğniz gönderileri saklayabilir ve görünmemesini sağlayabilirsiniz.

6-30-2011 5-14-23 PM

6-30-2011 1-03-37 PM

Paylaştığınız gönderiler için “yorumları” ve “yeniden paylaşım”ı yasaklayabilirsiniz.

6-30-2011 12-49-53 PM

Kişileri Etiketleyebilir ve onların haberdar olmasını da sağlayabilirsiniz.

6-30-2011 12-10-22 PM

Feedback göndererek Google + ekibinin hatalardan haberdar olmasını sağlayabilir veya önerilerde bulunabilirsiniz.

6-30-2011 5-20-04 PM

6-30-2011 10-58-38 AM

SPARKS özelliği sayesinde farklı konulardaki güncelleme ve haberleri kolayca alabilir ve gündeme oldukça yakın kalabilirsiniz.

6-30-2011 10-32-47 AM

Kişileri belirli gruplandırmalar yaparak takip mekanizmasını kolaylaştırabilirsiniz. (CYCLE özelliği)

6-30-2011 10-26-43 AM

Yazı burada son bulmakta. Devamı gelirse yeniden türkçeleştirip onu da yayına sokarım. Yazının aslı için : http://tinyurl.com/6egz37y

Davetiye istekleriniz varsa yorumda e-mail bilgilerinizi belirterek talep edebilirsiniz…

Nasıl Öleceğini Bilmek

Hiç kuşkusuz hepimiz öleceğiz ve bunda hepimiz aynı görüşteyiz. (Öyle miyiz ?)
Fakat insanlar için öleceğini bilmekten çok, Nasıl ve Ne zaman olacağı daha çok önem taşır. Ne zaman öleceğimi bilmiyorum. Nasıl öleceğimi de kesin ve net olarak bilmiyorum fakat bir tahminim var.

Varan 1

4-5 yaşlarındayım. Çocukluktan beri müzdarip olduğum bademciklerimden ötürü yediğim penisilin iğnelerinin sayısını ne ben, ne de sayfaları hemen hemen dolmuş olan sağlık karnem bilir. Çocukluğumun hemen hemen her ayı, bu iğneyi yaptırarak geçti. Üstelik bu iğne öyle menem birşeydir ki, felaket ağrı yapar ve bu ağrı 4-5 gün sürer. İğneyi yapan kişi çeşitli atraksiyonlara girer, şırınga ile elinde gösteri yaparsa ilaç donar ve daha çok ızdırap verir.  Fakat artık o kadar alışmıştım ki, ne ağrı, ne korku hissi duyuyordum bu iğneden. Doktorlar dahi şaşıyordu.

Neyse 4-5 yaşlarındayım demiştim. Babamın elinden tutmuşum aylık iğnemi yaptırmak üzere hastaneye gitmişiz. Yüzükoyun sessizce yatmışım. İğne yapılmış ve bir süre benden ses çıkmamış. Yüzümü çevirdiklerinde morardığımı görmüşler. Babamın sık sık ihtar etmesine rağmen çıkartmadığım sakız, iğne sırasında boğazıma kaçarak nefes almamı engellemiş. Doktorun müdahalesiyle kurtulmuşum.

Varan 2

İlkokul 4. yada 5. sınıftaydım. Sabah kahvaltı hazırlanıyor. Bu sırada masanın üzerinde duran şekerlikte ki lokumu ağzıma götürdüm. Ne olduğunu anlayamadan boğazıma kaçtı lokum. Uzun ve sessiz çırpınışlarımı duyan annem panik halinde ne yapacağını bilmez şeklide, karşı komşuyu haberdar etti ve Heimlich yöntemi ile son anda yine paçayı yırtmıştım.

Varan 3

2009 yazıydı sanırım (2010′da olabilir). Sıcakların tavan yaptığı zamanlar. Hayatımda daha önce hiç havuza girmedim. Defalarca denize girmiştim fakat hiç havuz deneyimim olmamıştı. O yaz ilk defa gidiyordum. Hazırlandık yola koyulduk. Havuza ilk gelen bizlerdik, ortalık sakindi. Havuza ilk giren ben oldum. Boyumu geçmediğini gördüm. Havuza girdikten sonra, biraz ileri gittim. Ve bir anda herşey oldu. Biraz önce ayağımın değdiği taban sanki aniden çökmüş ve beni dibe doğru çekiyordu. Ne olduğunu anlayamadan kendimi 2.80m’lik bir yüksekliği olan havuzun içinde bulmuştum. 1 dakika filan geçmişti fakat bana bir ömür gibi geldi. Nefesimi tutuyordum fakat artık dayanılmaz bir hal almıştı. Gözlerimin yavaş yavaş istemsizce kapandığını hissettim. Son anlarım olduğuna artık kanatta getirmiş bir şekilde Kelime-i Şahadet’i de gerçekleştirdim. Tam bunun akabinde 2 kolun bana uzanarak yukarı çekmesiyle, gözlerimi havuzun kenarında açtım. Sonradan öğrendim ki havuzun bir kısmı 1.80m, diğer kısmı 2.80m yüksekliğe sahipmiş. Mükemmel bir deneyim oldu (!)

Gördüğünüz gibi ölümün soğuk yüzünü hayatımda 3 kere ve yalnızca “boğulma” olarak görmüştüm. Ne zaman olacağını bilmiyorum fakat ölürsem bu havasız kalmaktan olacak. Belki 80 yaşında, solunum yollarım çökmüş bir biçimde nefes alamaz durumda olacağım, belki 30 yaşında bir başkası tarafından boğulacağım. Kim bilir ? Ama o günü beklemiyorum. Hayatımı yaşıyorum. Olanlardan dolayı üzgün de değilim açıkçası, yaşadıklarım bana hayatın ve nefes almanın güzelliklerini gösterdi.

Hepinize bol ve sağlıklı bir ömür dilerim…

Scott Pilgrim vs. The World

İzlediğim filmler hakkında eleştirel (iyi ya da kötü) yazılar yazmak bana çok ukalaca geliyor. Takip ettiğim bir çok blog’da da bu ukalalık yapılıyor. Toplamda bu yazı ile birlikte 3 tane yazım olacak izlediğim filmler hakkında sanırım. Zira izlediğim filmlerin yorumlarını buraya yazacak olsam vakit yetiştiremezdim sanırım.

Geçenlerde can sıkıntısından film arayışına girdim. Fazla yormayacak bir şeyler ararken “Scott Pilgrim vs. The World” isimli bir filmde rast geldim. IMDB puanı tatminkardı ayrıca film 2010 yapımı olmasına rağmen Türkiye’de gösterime girmemiş. Filmin daha ilk dakikası -nezdimde- kaliteli bir yapım olduğunu gösterdi.  Atari ile büyümüş çocukların kulağında o “8-bit”lik oyun müzikleri zaman zaman çınlamaktadır. İşte film sizi o günlere geri götürüyor. Filmi izlerken birden ellerinizin arasında joystik arar hale geliyorsunuz.

Scott Pilgrim “Kanada” da yaşayan 22 yaşında bir çocuktur. Hayatında zaman zaman yer edinmiş ve kendisinde kalp kırıklığı yaratmış sevgililer vardır. Scott aynı zamanda bir müzik grubunun üyesidir. (sex bob-omb) Bir gün karşısına “Ramona Flowers” adında saçları olağanın dışında bir kız çıkar ve ona aşık olur. Onunla çıktığı süre boyunca Ramona’nın “7 şeytani eski sevgilisi”ni yenmek zorundadır. Scott eski sevgililer ile savaşırken siz adeta ataride “Mortal Kombat” oynuyor hissine giriyorsunuz.

Ayrıca bu filmi izlemek tam bir görsel şölen . Zira sık sık animasyonlar ile film renklendirilmiş ve sürükleyici bir hal almış durumda. Karakterler ise rollerine tam uyum sağlayacak şekilde seçilmiş.

Ramona Flowers rolündeki Mary Elizabeth Winstead güzelliğiyle göz dolduruyor

Çizgi romanlara, atari oyunlarına, 8-bit müziklere, animelere, fantastik kurgulara, renkli senaryolara ve gerçekle bağdaşmış animasyonlara yani kısaca “nerd”lüğe düşkünseniz bu film tam size göre. Kaçırmamanız gereken bir yapım olmuş.

Ayrıca filmin ortalarında çalan ve orjinali “Metric” grubuna ait olan “Black Sheep” isimli şarkı bu filmi izlemeniz için bile yeterli bir sebep.

YouTube Preview Image

Arkadaş, Arkadaşın “Feysine” Muhtaçtır

Türkiye’nin ve Dünya’nın en çok ziyaret ettiği ve vakit geçirdiği bir web sitesinde, güvenlik sorunlarının, virüs tehditlerinin ve sazan avlayanların olmamasını beklemek elbette mümkün değil.

İşte bugünlerde bu 3 durum yaşanıyor. Hem güvenlik sorunları hem de sazan avcıları iş başında ve en büyük hedef elbette ki ; “sazanlar !

Peki neydi bu ?

Sözde bir takım web siteleri ve kişileri, bir takım adımları gerçekleştirdiğiniz takdirde arkadaşınızın hesabına sizin ulaşabileceğinizi iddia ediyor ve siz de gerçekten sazansanız yahut hırsla ve gözü dönmüşçe arkadaş listenizde ki birinin hesabını ele geçirmeyi göze aldıysanız bu yöntemi uyguluyordunuz.

Peki oluyor muydu ? Evet ! İddia edildiği gibi bir hesap ele geçirme durumu oluyordu fakat burada ele geçirilen hesap sazan diye tabir ettiğimiz bu yöntemi uygulayan kişinin hesabı oluyordu. İşin acısı böyle düşünce de olan kişileri kendi profilimde ekli arkadaşlarımda da gördüm. Ve “Yıl olmuş 2011 hala ava giderken avlanan insanlar var” dedim.

Peki işlem nasıl işliyordu ?

Öncelikle kullanıcılar “Harika Metod” adı altında yayın yapan bir web sitesinden haberdar oluyorlar ve web sitesinde ki yönergeleri uyguluyorlar.

Uygulanan yönergeler sonucu girdiğiniz bir takım kodlar kişiye sizin hesap bilgilerinizi ulaştırıyor ve bunun yanında sizin duvarınıza arkadaşlarınızın da bunu denemesi için yazılar yazıyor ardından bir de etkinlik oluşturarak dikkat çekmeyi başarıyordu ;

Ülfet XxX seni Arkadasinin Fb Hesabini Ele Gecir! etkinliğine davet etti. 21:38

Süren bu işlem sonrası sizi ağına düşürmüş ve arkadaşlarınızı da bu ağa düşürmeyi bekleyen bir sistem oluşuyor.

Bana göre işin en acı yanı ise buna inanan insanların olması. Daha da acı tarafı ise bir başkasının özel alanı olan bir mecrayı ele geçirme çabası.

Bu dönem içerisinde gördük ki, herhangi bir sebepten ötürü arkadaşlarının hesaplarını ele geçirmeyi isteyen ve bundan büyük bir haz duyan, bunu yaparken de attığı adımlara dikkat etmeyen bir kitle var.

Böyle bir kitlenin varlığı en çok ava çıkanları sevindirecektir.

Önümüzde ki günlerde, yeni avlarda, avlanacak yeni sazanları görme şerefine nail olacağız…

Selam vermenin dayanılmaz hafifliği !

İnsanoğlu sabahları en garip ruh halini yaşar. Kimi zamanlar mutluluğu yakalasa da çoğu zaman sabahların erken saatleri mutsuzdur. Bunun en birincil durumu çocuklarda görülebilir. Uyandıkları zaman huysuzlukları üzerinde olur. Bana göre bunun en büyük nedeni biyolojik saatin uyanılan saate adapte olamamasındandır. (Apayrı bir yazı konusu)

Kızılay’a sabahın erken saatlerinde gitmek zorunda olduğum bir gün, insanları da incelemiştim. Suratları daima asık ve mutsuzlar. Gülenler yapmacıktan yanlarında ki insanlara adapte olma çabasında gibi duruyorlar. Sanki istedikleri bu hayatı bırakmak gibi. Ellerinde olsa yapacaklar gibi.

İşte benim de neredeyse bu duygulara sahip olduğum sabahlardan biriydi. Anlamsız moral bozukluğu, anlamlaştırmak için hayatında kötü giden kısımlarının kısa flashback’ler olarak göz önünden geçmesi ve bunların sebep olduğu ruhsal çöküntü. (insanoğlu kendini yıpratmak için elinden geleni yapıyor değil mi ? )

İşte böyle bir günün sabahı, gazete almak için gittiğim bakkalda, duyduğum bir çift söz tüm sorunlarımı aldı götürdü : “Merhaba, nasılsın ?”

Hem şaşırdım, hem şaşırmadım diyebilirim. Bunu ilk defa yapan birisi değil bu yüzden şaşırmadım. Fakat sabahın ilk saatlerinde afallamış ve dünyaya isyan etmiş bir insan olarak da şaşırdım. Kısa bir şaşkınlıktan sonra verdiğim cevap ile yüzüm artık gülüyordu : “Teşekkürler iyiyim, siz nasılsınız ?”

Hani bütün gün televizyon da dönen Dr. Ömer Coşkun reklamları vardır ya, bir krem ile tüm ağrılar geçer, bir tablet ile sigara tiryakiliği son bulur ve bir hap ile iktidarsızlığı çözer bu adam. Ve hipnotize olmuş bir şekilde izlerken hem inanmazsınız hem de aklınızın köşesinde bir “acaba ? ” vardır. Ya işe yarıyorsa ?

İşte bana o sabah deselerdi ki, “sana verilecek bir selam, tüm sıkıntılarını alıp götürecek.” Cem Yılmaz gelirdi aklıma. Fakat mucizevi bir şekilde işe yaramıştı. Gazetemi almıştım fakat oradan ayrılmak istemiyordum. Sanki huzur bulmuş, nirvanaya erişmiştim. Çok enteresan bir duygunun eşiğindeydim adeta. Bir kaç adım ötede ki, ekmek fabrikasının satış bayisine girip, “2 adet çiçek ekmek lütfen” demeden önce “Günaydın.” dediğim de aldığım tebessüm 2. bir olumlu geçen terapi seansı etkisi yaratmıştı adeta. Artık mutluluğun formülünü bulmuştum öyleyse. Her şey bu kadar basitti. Tüm o sorun ve sıkıntılar geçip gitmişti.

Daha sonraları bir kaç şey daha öğrendim. Amerikalılar bu selam verme, hatır sorma işini doruk noktasına taşımışlar. Şaşırdım ilk duyduğum da. Aile ve ahlak yapısı bozulan bir toplumun böyle bir dönüşüm yaşaması, dünyanın yuvarlak olduğunu adeta gösterir durumdaydı.

Dünya üzerinde ki yozlaşmaların durumuna bakarsak, aslında çoğu Amerika’dan başlamış ardından balkanlardan gelen soğuk hava dalgası gibi Avrupa ve Orta Doğu şeklinde devam etmiştir. Örneğin, Amerika’nın aile yapısı bozulduktan sonra evlilik oranları azalmış boşanmalar artmış. Bundan 10 yıl sonra aynı durum Avrupa’da gözlenmiş ve şuan aynı durum bize de ulaşmış durumda. (Sağolsun izdivaç programları)

Fakat enteresan şekilde bizim örnek aldığımız batı dünyasının dalgası bize ulaştıktan sonra, düzelme göstermesi bir okadar da gariptir. Amerika şuan aile yapısını düzeltmek ile, evlilikleri ayakta tutmakla uğraşmakta. Daha önce örnek gösterilen “Sex and the city” kadını figürü artık yıkılmaya çalışılıyor.

Neyse konu nereden nereye geldi. (amerikanın oyunları bunlar hep).

Şimdi ben size diyorum ki, güzel bir gün için, yoldan geçen simitçiye, arabasına bindiğiniz taksi şoförüne, 2 ekmek 1 süt aldığınız bakkala, sabah erkenden apartmanı silen kapıcınıza “Günaydın” demek yeterli.

Mutlu Günler…

90′lar da doğmak; zaman yolculuğu yapmak demektir

Şu sıralar internette sıkça dolanan 60-70-80′lerde çocuk olmak videoları ve yazıları dikkat çekmekte. Her ne kadar amatörce hazırlanmış videolar olsa da gereken hissi veriyor. Ama bana göre en değişik zamanlar 90-94 arası doğan kişilerde gözlenebilir.

Ben 93 doğumluyum. İlk 7 yaşım boyunca 90′lı yılların içindeydim. Çocukluk dediğimiz dönemleri 13 yaşına kadar baz alırsak bi 6 yıl da 2006′ya kadar geçen dönemimdir.

90′lardan 2000′lere geçerken çocukluk döneminde olmak, işte en fantastik olaydır ; Zaman yolculuğu. Geçmişten geleceğe bir yolculuk…

Öyle bir dönemdir ki bu ; Barış Manço’dan Nihat Doğan’a atladığınızı düşünün. Aradaki fark dağlar kadar fakat bu geçiş yadırganmıyor. İnek Şaban’dan Recep İvedik’e, Keloğlan’dan Caillou’ya, Atari’den Bilgisayara gibi uç farklar yaşadık.

Eskiden çizgi film denilen şey sadece belirli saatlerde izlenen ve kaçırıldığı vakit ertesi gün izlemek zorunda olduğunuz birşeydi. Fakat şimdi 24 saat yayın yapan çizgi film ve çocuk kanalları bunun yanında her an elinizin altından ulaşabileceğiniz internet mevcut.

Bunlar nimet mi yoksa bizi yozlaştıran şeyler mi karar vermekte zorlanıyorum. Pokemon’un bir bölümünü kaçırsak, mahallede arkamızdan gülerlerdi. Dönen muhabbeti anlamazdık. Tasolarımızı kaybetsek, dünyanın en fakir ve umutsuz insanı bizler olurduk. Bisikletlerimize binmek ve bisikleti olmayan arkadaşlara 1 tur bindirmek en büyük zevkimizdi ve formula 1 pilotu heyecanı katardı hayatımıza. Ben çocukluğumun çoğunu polis lojmanında geçirdim. Ne derece kontrol manyağı bir dönem geçirdiğimi az çok tahmin edersiniz. Benim için lojmanın dışına çıkmak, farklı bir ülkeye gitmek gibiydi.

Topumuz tel örgülerden dışarı kaçtığında, en büyüğümüz gider alırdı. Fakat bizim de gece dışarı çıkmak gibi bir lüksümüz vardı. Lojman için aydınlatmanın ve güvenliğin hat safhada olması nedeniyle geceleri eğlenebiliyorduk.

Peki en büyük eğlencemiz ne miydi ? Bizden 10 yaş büyük abi ve ablaların, samanyolu tv’de izledikleri, sırlar kapısından ibretlik hikayelerdi. O kadar korkutuculardı ki eve gitmek için apartmana girmeye korkardık.

Biz 90′lar da doğanlar hangi kategoriye gireceğimizi bilemez durumdayız. Ne 90′ların klasikliği var üzerimizde, ne de 2000′lerin yılışık ve yapmacıklığı. Bana göre bizler arafta kalmış çocuklarız.

90′ların güzelliklerini, 2000′lerde sadece yansımalarla yaşayabildik. 92′de çekilen ”mahallenin muhtarları”nı, 2000′ler de, sabah 6′da erkenden kalkarak izledik. Saat 7′de okula gitmek zorundaydık. Kemal Sunal’a ait tek gerçek hatıram, e-kolay.net reklamları ve uçakta öldüğü haberiydi. Bunun haricinde onu sadece filmlerinden biliyorum. 2000′lerin başında deli gibi yayınlanan ve tekrarı dönen inek şaban filmlerinden. Artık yok nedense onlar. Zeki Müren’i, Barış Manço’yu unuttuk. Onların yerini şaklabanlar aldı. Dinlediğimiz masallar Adile Teyze’den değil makinalardan artık.

Kimilerimiz bunu kaldıramadı, EMO oldu, Apaçi oldu. Kimilerimiz yeni dünyada ki, eski kafalılar oldu. (Ben gibi)

Peki 2000′lerin başında çocuk olmak nedir ?

  • Power Rangers, Pokemon, Beyblade gibi çizgi filmleri izlemek
  • En dobra dobra çocuk programı olan Hugo ve Tolga Abi’yi izlemek
  • Eşten, Dosttan tek hediye olarak ateri kasedi veya basmaktan bozulmuş ateri kolu istemek
  • Her gün muhakkak dışarı çıkıp, saklambaç, yerden yüksek, yakan top, simit, istop, tek kale, dokuz aylık oynamak
  • Bulunduğunuz muhite giren yavru ve korunaksız bir kedi-köpek yavrusu bulunduğunda sahiplenmek,beslemek ve barındırmak
  • Benim gibi çocukluğunuz yeşilliklerde geçtiyse, arkadaşlarla ebe gümeci bulmak ve yemek
  • Giyilen kot pantolon ile çimlerde diz üstünde kayarak, dizleri yırtmak veya mavi pantolonu yeşillendirmek
  • Akşam ezanına müteakip eve girmek
  • Taso biriktirmek, beyblade çarpıştırmak
  • Banyoyu kutsallaştırarak her pazar gecesi yıkanmak
  • Fotoğraf çekmek için yanıp tutuşmak fakat analog makinalardan dolayı senede sadece 36 poz hakkınız olması
  • Kızlarla ip atlamak, sek sek oynamak ve bu yaptığınızdan dolayı erkek arkadaşlarınız tarafından ayıplanmak
  • Bisikletinizin jantlarına süsler takmak ve bisiklete radyo,lamba,ayna takmak için para biriktirmek

Bunların yanında benim çocukluğumda yaptığım çok güzel birşey daha vardı. Lojmanla bitişik olan Karayolları müdürlüğüne ait ormana girip kaybolmak. (Bildiğiniz ormandı, lost ormanı gibi, göz gözü görmez, esrarengiz)

Umarım bir gün bizler, araftan çıkar ait olduğumuz rotayı belirler ve oraya yerleşiriz…

Arama
RSS
Beni yukari isinla