Fotoğraf Kültürü

taking-picture-photographer.jpg (650×325)Fotoğrafın tarihsel temelleri ilk olarak 19. yüzyıla dayanmakta fakat ben bu tarihsel süreçten bahsedip uzun uzadıya yazmak istemiyorum. Temel olarak değinmek istediğim nokta değişen fotoğraf kültürü…

Kendimi bildim bileli fotoğraf makinasına sahiptik. Doğumumdan başlayan fotoğraf albümleri uzun uzadıya şekilde hala saklanmakta. 36′lık poz bulunduran o analog makinaları çoğunuz hatırlar. O zamanlar fotoğraf dediğimiz şey kıymetli idi her bakımdan. Maddiyat olarak kıymetliydi çünkü fotoğraf makinası, film ve baskı bir ücrete bağlıydı. Manevi olarakta kıymetliydi çünkü fotoğraf özel anları ölümsüzleştirmek amacıyla gerçekleştirilmesi gereken bir eylemdi.

Fotoğraf makinamızın nerede olduğu çoğu zaman unutulurdu çünkü sürekli kullandığımız bir araç değildi. 36′lık poz 1 sene yetecek seviyedeydi kimi zaman. Kısıtlamalar olunca insan daima daha fazla kıymetli kullanıyor eldekini, 36′lık poz ise nimetti. Bu konuda bir fotoğrafçının anlattığı bir olay vardı ;

Bir gün bir müşteri geldi, elindeki filmi verdi bastırmak amacıyla… Karanlık odaya geçtim filmi bi açtım 1. pozdan düğün,kına gecesi resimleri başlıyor son pozda çocuklarının resimleri.

İşte böyle bir fotoğraf kültürümüz vardı bizim. Lükstü, önemliydi, elde kalan tek şeydi. Ama değişti herşey gibi bu kültürde.

Yavaştan dijital fotoğraf makinaları girdi hayatımıza. Daha sonra cep telefonlarına eklendi bu özellik. Çamur gibi görüntü aldığımız telefon kameraları bile bizi tatmin ediyordu. Kolaydı, masrafsızdı ve görüntü hemen eldeydi. Artık fotoğraf makinaları heryerdeydi. Ucuzdu, kolaydı.

Peki ne mi oldu ?

Eskiden ”bu özel anı ölümsüzleştirelim” diye çektiğimiz fotoğraf kültürü artık ”bunu da çekmeyelim özel olsun” şeklinde değişti. Artık fotoğraf kişiye özel albümlerde saklanan bir veri değil, dijital ortamda kolayca teşhir edilen bir materyal oldu.

Her an heryerde patlayan flaşlar, işleyen deklanşörler, size tutulan objektifler sizi özel kılmak için değil sıradanlaşan bir kültür haline geldi. Bugün benim olduğu gibi gelecekte çocuğumun bebeklik resimleri o kalın cilt cilt albümlerde değil, dijital ortamlarda ki albümlerde yer alacak. Bu iyi birşey mi yoksa kötü birşey mi hala karar veremedim. Her nekadar teknoloji aşığı olsamda hiç bir dijital albüm, o sayfaları çevirirken alınan hazzı sağlayamaz.

Fotoğraflarınızın özel olması dileğiyle…

Dikkat ! Spoiler Çıkabülü

spoiler_alert_300_w.jpg (300×300)

Dikkat ! Bu yazı spoiler hakkında ağır spoiler içerir…

Spoiler, kelime anlamı olarak “spoil etmek” demektir. Spoil ise film ya da kitabın sonunu veya önemli bir bölümünü teşhir etmek anlamına gelir. Son dönemde ciddi takıntıları olanları forum sitelerinde görebilirsiniz.  Öyle bir takıntı haline getirdiler ki filmin sonunu söylediğiniz için öldürülebilirsiniz bile.

Av Mevsimi filminden çıkarken bir sonraki seansa girecekler kapıda bekliyorlardı. Düşündüm bir an ve eğer o kapıdan çıkarken “Filmin sonunda Cem Yılmaz ölüyor” (Uups ! Spoiler …) dersem o anda linç edilebilirdim : )

Oysa biz Titanic’in batacağını bile bile izlemedik mi Jack ile Rose’un o aşkını ? Ya da bir örümcek adamın, demir adamın olsun karşılaştığı her beladan çok rahatça kurtulacağını bilmiyor muyduk ? Hep o en son anda kurtulmaz mı başrol oyuncuları ? Her yıl vizyona giren 10 filmden yalnızca 1 tanesi izleyiciyi ters köşeye yatırır. Bu da sonu bilinmez kılar.

Nerden çıktı bu konu buralara geldi diyeceksiniz. 2 gün önce Unstoppable isimli filmi izlemeden önce hikayeyi biliyordum. Kontrolsuz bir şekilde ilerleyen treni konu alan bir film. Bu hikayenin sonunda da trenin bir şekilde duracağını adım gibi biliyordum. Ama farkettim ki filmi izlerken sizi içine çeken kurgusu sayesinde belli bi noktadan sonra sonunu unutup o ana adapte oluyorsunuz. Her ne olursa olsun aksiyon eksilmiyor.

Buradan yola çıkarak şunu söyleyebilirim eğer bir film hakkında spoiler aldıysanız ve bu spoiler’ın filmi izlerken sizi gerekli duygulardan mahrum bıraktığına inanıyorsanız sorun sizde yada spoiler’da değil o filmdedir.

Kısaca bir film için ne kendi tadınızı kaçırın ne de başkasının…

Aşkın, acının, garip bir ilişkinin ve Summer’ın 500 günü

500daysofsummerhero2_806x453.jpg (570×320)

İzlediğiniz bazı filmler sizde büyük etki yaratır. Kendinizi kaptırırsınız. Ama size has birşey değildir. Bir çok film zaten bu yüzden yapılır. İzleyici kendini kaptırsın, tekrar tekrar izlesin, DVD’sini alsın, yapımcısını araştırsın diye.

Bazı filmler de ise kendinizden bir parça bulursunuz. Karakteri, olayları, ilişkileri kendi yaşamınızdan bir kesit ile birleştirirsiniz. Bugün bahsetmek istediğim film 500 Days of summer Filmi bir kategoriye almak zor. Zira romantik komedi olarak geçmekte ama komedi filmin neresinde diyebiliyorsunuz. Aşk filmi deseniz size en baştan “bu bir aşk filmi değildir” diye uyarı geliyor zaten. Filmin kendi tabiriyle sunayım size “bu film bir kız ve oğlanın tanışma hikayesidir” ne kadar hayatımızın içinden bir hikaye değil mi ?

500-days-of-summer.jpg (648×322)

Daha önce belirtmiştim bir filme bağlanmanız da diğer en önemli etken oyunculardır. Konu ne kadar mükemmel olursa olsun oyuncular uyumsuzsa o film en baştan kaybetmiştir. İşte bu filmde oyuncular tabiri caizse “cuk” oturmuş. Ayrıca oynamamışlar resmen yaşamışlar. Bilhassa Tom Hansen karakterinin bakışları ve zaman zaman gözlerinin dolması yüreğinizi parçalayacak, Summer’a hem hak vereceksiniz hem de çok kızacaksınız.

Başta da söylediğim gibi film Tom Hansen ve Summer(Yaz) Finn’in tanışma hikayesini daha sonra oğlanın ona aşık olmasını ve kızın onu terk etme sürecini izliyorsunuz.

Gün be gün anlatım tarzıyla sizi içine çeken bir film. İlişkileriniz de terkedilen olduysanız yada dikiş tutturamayan kendinizi Tom Hansen sanabilirsiniz.

Filmi en çekici yapan yine bir diğer özellik ise müzikleri. Filmden sonra soundtrack arayacağınıza bahse girerim. Yazımın sonunda aramayın diye size bir youtube linki hediye edeceğim : )

Filmin gidiş tarzı ve değişik çekim teknikleri izleyiciyi mest ediyor.

500DaysOf Summer1.jpg (500×333)

Film boyunca düzenli bir ilişki kurmaktan çekinen Summer’ın Tom’un kalbine nakşedilmesini acıyla izliyorsunuz. Tom ise hep ruh ikizini arayan ve onu bulduğunda gerçek aşkıda bulacağına inanan ayrıca bunu kadere bağlayan bir insan. Summer’la tanışmasınıda kaderin bir oyunu olarak düşünüyor ve ona kendisini kaptırıyor. Summer en baştan ciddi bir ilişki istemediği konusunda Tom’u uyarsa da Tom hem arkadaşlarının gazıyla hem de kendi gerçek aşkını arayış nedeniyle sık sık Summer’a ve kendine “Biz neyiz ?” sorusunu yöneltiyor.

Filmin belki de en vurucu noktası Beklentiler | Gerçekler bölümü idi. O bölüme ise şuradan ulaşabilirsiniz… http://vimeo.com/9443097

Filmin sonunda ise içimizden biri kahramanımız Tom kadere olan inancını bir kenara bırakıyor. Hareket etmezse hiç birşeyin olmayacağına inanıyor. Önce işinden istifa edip asıl mesleği mimarlığa yöneliyor daha sonra ise Summer(Yaz)’dan Autumn(Sonbahar)’a geçiş yapıyor : )

Kısaca eğer sizde duygulara sahipseniz, aşık olduysanız, terkedildiyseniz ve karşı cinsi daima anlayamadıysanız bu filme bayılacaksınız…

Hazır playback soundtrack

Filmler ve şarkılar bize yalan söyledikleri için suçlular. Kalp kırıklıkları ve her şey için…

Bu arada sonradan bir ekleme

Bu filmle tanışmamı sağlayan ve filmi izlediğimde kendimden birşey bulmamı da sağlayan özel bir insan var. Okuyorsa eğer teşekkürler…

Av Mevsimi [İnceleme]

Onca kötü yoruma rağmen av mevsimini deli gibi izlemeyi istiyordum. Çünkü kadro sağlam ve Cem Yılmaz hayranlığım vardı. Velhasıl av mevsimine bende girmiş oldum :)

(Dikkat spoiler içerebilir !)

Öncelikle filmin giriş sahnesi çok özeldi. Duygulandıran bir havayı yakalamıştı. Herşey bir elin bulunması ile başladı.

Sahne geçişleri güzeldi ama senaryo çok sorunluydu diyebilirim. Ama terazinin diğer tarafındaki oyuncular ve sahneler durumu kurtarmaya yetti. Şener Şen ağır bir baba/abi rolünde  usta bir polis memuru. Cem Yılmaz ise deli ve deli gibi aşık bir polis memuru rolünde.

Cem Yılmaz o role oturmuş mu diye sorarsanız ?! diyebilirim ki cuk oturmuş ama hiç de oturmamış. Bunun en büyük nedeni Cem Yılmaz’a olan aşinalığımız. Biz onu hep gülen ve güldüren adam olarak gördük. Ama bu filmdi cinnet geçiren bir deli rolünü üstlenmiş. Cem Yılmaz hayranı olanlar filmde bir çok dramatik noktaya benim gibi güleceklerdir. Çünkü O’ndan beklentimiz güldürü ! Cem Yılmaz cinnet noktasına gelip karısını öldürecekken tüm sinema salonu (ben dahil) gülüyorduk. Keza Cem Yılmaz ölürken de gülüyorduk. Öldüğü sahnede elini kaldırdığı an herkes bak burada Cem Yılmaz’dan ”Nah” geliyor dedi. (bende dedim) ve Cem Yılmaz vurulduğunda biz kahkaha atıyorduk. Şimdi düşününce duygulanmadığımı söyleyemem.

Oyunculuk konusunda tek sıkıntı buydu diyebilirim. Geri kalan kadro tamamen birbirine uyumluydu. Ama önce de dediğim gibi senaryoda çok sıkıntı vardı. En büyük sıkıntının filmin ana konusunu oluşturan bir kızın ölümünde olması da senaryoyu oldukça batırıyordu diyebilirim. Filmi izledikten sonra ”Böbreği uyan başka kız mı kalmadı ? Koskoca zengin adam bir uygun böbrek bulamadı mı ? Kız öldükten sonra kolunu neden kestiler ? gibi bir çok anlamlı soruya mutabık oluyorsunuz. Fakat bir yandan da amacınız sadece film izlemekse bu tür ayrıntılara da fazla takılmamanız gerekiyor zira çok fazla zorlarsanız bu adamlar hiç mi tuvalete gitmez hiç mi yemek yemez gibi anlamsız sorular silsilesine neden olabilirsiniz.

Senaryo konusunda bukadar eksikliğe sahip olmasına rağmen vereceğim puan oldukça yüksek (8/10) Türk sinemasının iyi noktalara geldiğini söyleyebilirim. Daha fazla polisiye ve kurgu hatası az olan bir film arıyorsanız size Ejder Kapanı’nı önerebilirim. Zira adından pek söz ettirmeyen fakat 2010′un en iyi Türk filmlerinden biriydi.

Kısacası Av Mevsimi gidip görmeniz gereken filmlerden. Filmi sinemada izlemenizi tavsiye ederim çünkü filmde kullanılan kamera açıları ancak sinemada sizi içine çeker hale geliyor. İnternetten defalarca izlediğim ”hayde” olgusu sinemada izlenince daha fazla etki bırakıyor.

Gidin ve Cem Yılmaz’ın maharetlerini görün :)
İyi Seyirler….

Arama
RSS
Beni yukari isinla