Edgar Allan Poe ve Annesi


Asıl ismi Edgar Poe’dir. Annesi, ki annesiyle ilgili “edgar allan poe’nin annesi dünyanın en güzel kadınıdır” diye bir söz vardır, öldükten sonra onun bakımını üstlenen ailenin soyismi olan allan’ı orta isim olarak seçmiştir. Böyle olmasının nedeni, annesi öldükten sonra onu himayesine alan ailenin yasal olarak onu asla evlatlık olarak kabul etmemiş oluşudur. Bu ailede Edgar Poe’yi istemeyen evin babasıdır çünkü Edgar’ın annesi, ki çok güzel kadınmış, bir aktristir ve onun yaşadığı dönemde aktrislik pek matah bir meslek olarak kabul edilmemektedir. Nitekim Edgar’ı himayesi altına alan kadın da tıpkı annesi gibi tüberkülozdan ölünce üvey baba, Edgar’ı evden atmıştır.

Edgar Alan Poe ilk olarak kuzgun isimli şiiriyle ünlü olmuştur ve bu durum Charles Dickens ile olan tanışmasıyla vuku bulmuştur. Poe’nin yaşadığı şehre gelen Dickens, Poe’nin davetiyle onunla bir öğle yemeği yemiş ve yemek esnasında evlerinde besledikleri kuzgunun ölümünden duyduğu üzüntüden bahsetmişti. Poe bu hikayeyi dinledikten sonra eve dönmüş ve ölmüş bir kadınla ilgili yazdığı şiiri değiştirerek kuzgun olarak yeniden yayınlamış ve bu şiiriyle üne kavuşmuştu.

Poe’nin neredeyse tüm eserlerinde ölü kadınların olması tesadüf değil. Poe doğduktan üç hafta sonra babası onu ve annesini terk edip gitmiş ve çok sonraları bir otel odasında aşırı alkol nedeniyle ölmüştü. poe’nin annesi ise bir aktristi ve haftada tam sekiz kez Romeo ve Juliet oynuyordu. Yani Poe, haftada tam sekiz kez annesinin göğsüne bıçak saplayıp öldüğünü görüyordu. Nitekim daha sonrasında annesinin gerçekten öldüğünü gördü. Sonra onu himayesine alan üvey annesinin, ardından da eşinin ölümünü gördü. Hayatta sevdiği hemen her kadın mutlaka ölüyordu. Bu arada, eşi Victoria, Poe ile evlendiğinde 13 yaşındaydı.

Edgar Allan Poe’nin ölümü de sürdüğü karanlık yaşamı aratmayacak biçimdedir. Ünlü bir yazar olduktan sonra New York’lu bir dergi patronu onu New York’a yüksek maaşlı bir editörlük için davet etmişti. Eşinin ölümünden kısa süre sonra gerçekleşen bu olay Poe için büyük bir şanstı, ancak New York’a hiç ulaşamadı. Poe, tren ile New York’a giderken seçim dönemiydi ve bazı adaylar sahte seçmenlere para karşılığı oy kullandırtıyordu. Sahte oy kullandırtacakları kişileri de tren istasyonlarında buluyorlardı. Poe, bir tren istasyonundayken bir adayın adamları tarafından “içki içmeye” çağrılmıştı. İçki içmediğini söylemesine rağmen ısmarlanacak içkinin alkolsüz olacağı söylenince davete icabet etti ve gittiği yerde sekiz bardak limonata içti. Ancak içtiği limonatanın büyük bölümü alkoldü.

Alkol komasına giren Poe, yoldaki bir çukura düştü ve üç gün sonra “tanrım, ruhuma merhamet et” diye haykırarak öldü.

Who is the most developed ?

Do you think the most developed age is our age ? It is not ! If you believe that you should think again this. Because the ancient age remainings show that, our ancestors were more developed than us. Let’s take a look at the evidence. When we look at the hieroglyph’s on the pyramids in Egypt, we can see the some interesting figures as like helicopter or flying vehicles. This figures changes everything what we already know. We always believe that, our age is the end-point on the technology. But this remainings show us we are wrong !  Also ancient city found in Rajasthan, India irradiated by nuclear blast 8,000 years ago. And according to researchers used bomb in the blast was same of the Atomic Bomb in Japan 1945. So we can say that easily; history full of mysteries and our ancestors had a more knowledge and technology than from us. Oldies but goldies…

Herkes farklı şekilde sever – Richard Feynman

193o’lu yıllarda genç  bir delikanlı kalabalık bir ev partisinde eğlenmekte, yeni tanıştığı bir kızın omzuna elini koymak ve sarılmak için çeşitli cambazlıklar yapmaktadır. Genç delikanlının ismi yıllar sonra çok duyulacaktır, dünyanın gelmiş geçmiş en çok tanınan fizikçilerinden olacaktır ancak o  yaşlarda ve o çevrede ondan daha çok tanınan biri vardır. Kendisinden daha çok tanınan kişi genç bir kızdır. Parti devam ederken duyduğu sesler üzerine başını çevirir:

“ Arlene geliyor, Arlene geliyor.”

Arlene kim bilmemektedir ve neden bu kadar popüler olduğunu da. Kendisini görünce neden popüler olduğunu anlar. Kendi sözleri ile: “Arlene çok ama çok güzeldi; neden bu kadar ilgi gördüğünü anlayabiliyordum” [2]

Arlene Greenbaum, 1939 (3)

BBC Sherlock

Sherlock Holmes !

Sir Arthur Conan Doyle böyle bir eseri yaratırken nasıl bir ruh hali içindeydi bilinmez. İçine kapanık Sherlock figürü kendisi miydi ? Sherlock’un kokain bağımlısı olması kendisinden ötürü müydü ? Moriarty içindeki hezeyanların dışa vurumu muydu ? Dr. Watson hep hayalini kurduğu bir arkadaş mıydı ? bilinmez.

Şükrederek söylüyorum ki; Sherlock Holmes karakteri benim bir film ya da diziden tanıdığım bir karakter değil. Direk Doyle’un yazdıklarından okudum ve tanıdım onu. Ardından Robert Downey Jr.’lı Sherlock Holmes geldi. Açıkçası ilk filmi oldukça beğendim. 2. filmi de merakla bekledim. Çıkınca da 2 kere gittim.

Bu süre zarfında BBC’nin mini dizi projesi altında yayınladığı Sherlock’un ilk sezonu geldi 2010 yılında. 1.5 saatten 3′er bölüm. Oldukça başarılıydı. Modern Sherlock ve teknoloji bu kadar güzel bağdaşabilirdi. Fakat yine de ilk sezon çok güzel olmasına rağmen filmden güzeldi diyemedim. Daha doğrusu böyle bir karşılaştırmaya girmedim. Fakat daha sonra 2. Film ile 2. Sezon birden gelince bu karşılaştırma gayet yerinde oldu.

 

Şimdi efendim bir dizi; bir film ile karşılaştırılmaz. Neden ? Film hep kazanır. Neden ? Filmin bütçesi, prodüksiyonu ve kurgusu hep daha üstündür. Fakat bu durum Sherlock’da çok farklı. Dediğim gibi 2. filme 2 kere gittim. Guy Ritchie o kadar iyi bir iş çıkarmış. Fakat Steven Moffat’ın Sherlock’u ondan kat be kat daha güzel ! Karakterlerden başlayalım. Bi kere o karakter seçimleri mükemmel ! Bennedict zaten resmen yaşıyor. Bakın sadece oyuncuların röportaj tipleri ile dizi tiplerine bakın. Gerçekten arada büyük fark var. Bu adamların rollerine tamamen adapte olduğunu görebiliyorsunuz.

Geçelim kurguya. Modern Sherlock gerçekten kusursuz. 2×01 zaten en doruk noktası dizinin. Şuan İngiltere başta olmak üzere bir çok ülkede çılgınca fanlar oluştu. Sırf bu 2. sezon yüzünden hepsi. Çünkü mükemmel !

Diyaloglar mesela; daha önce hiçbir dizide ve hatta filmde geçmeyecek kadar ustaca ve zeka kırıntılarıyla hazırlanmış. Göndermeler harikulade. Okuduğum bölümün getirdiği öngörüyle çoğu göndermeyi anlamak diziyi daha da zevkli hale getiriyor. Ve tüm bunların yanında ; yan karakterler de muazzam. Lestrade, Mrs. Hudson vs…

Bir görsel öğenin en önemli yanı hiç kuşkusuz müzikleridir. Eğer müzikler iyiyse berbat bir filmi bile finale kadar götürür. İşte Sherlock Holmes filminde Hans Zimmer’in o mükemmel müziklerinin yanı sıra Sherlock da muazzam bir soundtrack’a sahip. Her an çalmasını isteyeceğiniz ezgiler mevcut.

Lost’tan beri hiçbir dizinin beni bu kadar çok içine çekmediği gerçeğinin yanında Sherlock yeni kusursuz dizim oldu. Tek kusuru elbette ki yılda yalnızca 3 kere gösterime girmesi. Fakat bu çok normal. Zira Sherlock Holmes filmi için 2 yıl beklemişken, Sherlock bize 1 sene içinde 3 farklı film sunuyor.

Orjinal romanda Sherlock Holmes’un kendini Moriarty ile birlikte attığı şelaleden sağ kurtulduğunu biliyoruz. Filmde de bunu gördük. Kısaca Sherlock Holmes ölmüyor. Fakat dizide bu öyle bir işlendi ki, dizinin son 1 dakikasına kadar Sherlock Holmes’un gerçekten öldüğü hissiyatı insanlara yaşatıldı. Ki Dr. Watson’un o duygusal ve muazzam konuşması mükemmeldi.

Sık sık düşünmenizi ve aklınızı çalıştırmanızı size çaktırmadan subliminal mesaj olarak aktaran Sherlock, gelmiş geçmiş en mükemmel uyarlamadır nezdimde. Zira modern zamanın pençesinde aklını kullanmayan insana inat bir insan yaratıldı.

Şimdi zilyon tane insan yeni sezonu aç kurtlar gibi bekliyor. Fakat işin acı tarafı kimse bu yeni Sherlock’u onu anlayarak izleyemiyor. Herkes ”Sherlock’un ne kadar güzel herşeyi çözdüğü”nden bahsedip hayran kalıyor. Fakat dizide verilen onlarca mesaj ve yüzlerce olaydan bahseden ve onları anlayan çok az.

Zamanında kendi yarattığı kahramanı öldürünce çevreden gelen baskılar yüzünden yeniden canlandıran Sir Arthur Conan Doyle’un yaşadığı şeyi bugün BBC Sherlock’un yazarları yaşayacak diye korkuyorum. Zira aç kurtlar deli gibi av beklerken, kurtları doyuracak avı düşünen pek olmaz.

 

Albüm Incelemesi: Florence + the Machine – ‘Ceremonials’

Bir albümü, sanatçıyı ve şarkıyı sıkılmadan kaç kere dinleyebilirsiniz ? Bunun muhakkak bir sınırı vardır. Zira bir şeyi sık sık yapar hale gelmeniz o şeyden bıkmanıza kolayca sebep olur. İşte sıradan bir albüm,sanatçı ve şarkı için bu tekrar oranı 5, daha iyisi için 15 çok daha iyisi için 35 ise; Florence and The Machine grubu ve Ceremonials albümündeki şarkılar için bu sınır henüz çizilmemiştir.

Önce Florence Welch’in solistliğini üstlendiği bu grubun “You’ve Got the Love” isimli şarkısıyla karşılaştım. Sıkılmadan defalarca dinledim. Tabi o sıralar ne söyleyeni ne de grubu araştırmak hiç aklıma gelmedi. Çünkü bunu ne zaman yapsam hep bir hüsran oluyordu. 20 şarkılık albümden hep 1 tanesi iyi oluyor ve ben de hep ona denk geliyordum. Fakat daha sonra bu muhteşem grubun ilk albüm çalışmasını dinledim. (Lungs – 2009)

Eskiden iPod’umda mevcut olan karışık şarkıların arasında önce bu grubun şarkılarını attım. Fakat daha sonra bu gruptan başka bir şey dinlemediğimi farkettim. Tüm şarkıları silip yerine Lungs albümünü yükledim. Defalarca milyon kez dinlediğim albümün her şarkısı ezberimde. (Rabbit Heart favorimdir.)

Şimdi aynısını bu yeni albüm için de yapıyorum. Peki bunu nasıl başarıyorlar ? İlk albümden tüm şarkıları mükemmeldi. İkinci albümde de durum aynı. Tarzını kaybetmeden aynı güzellikle tüm şarkıları aynı tadı veriyor. Şimdiden 100′den fazla dinledim yeni albümü. Her gün okula giderken de dinlemeye devam ediyorum. Yeni albümün ise yılın en iyi 25 albüm çalışması kapsamına gireceğine inanılıyor (ben de öyle).

Yeni albümün ve grubun büyük bir takipçisiyim şu sıralar. Umarım bu tarzını ve tadını bozmadan devam ederler. Yazımı sonlandırırken sizlere yeni albümün en güzel parçalarından birisini sunuyorum. Şarkının sözleri büyük bir incelikle yazılmış ve “Frida’nın -What the water gave me ?-” isimli tablosundan esinlenilerek yazılmış.

YouTube Preview Image

Dürtüsel, Bağımlılık Yaratıcı ve Uyuşturucu ; Aşk

Bilimsel nitelikte ne varsa benim için ilgi çekicidir daima. Bir uzay mekiğinin nasıl yapıldığından, televizyonun nasıl çalıştığına kadar herşey gizemli ve ilgi çekicidir benim için. Uzun zamandır aşkın bilimsel tasvirini araştırıyordum. Bir bilim adamı için aşk ne demek ? Sevdiğin bir insanı kendine aşık etmenin yolu var mı ? gibi sorular hep aklımın bir köşesindeydi. Çok sık aşık olan birisi değilim fakat yine de aşk konusu aklıma takıldı.

Şimdi sizlere aşk hakkında bir çok bilgi vermeye çalışacağım.

Aşk duygusal birşey mi ?

Duygusaldan ne anladığınız çok önemli. Tüm duygusal şeyler gibi aşk da beyinde gerçekleşir. Aşkın kalp ile bir alakası yoktur aslında. Kalbiniz size yalnız kan pompalar. Neden yıllardır aşkın tasviri kalp olmuştur bilmiyorum. Fakat kısaca aşk, beyinde oluşan bir dürtünün iz düşümüdür. Yani evet duygusaldır. Fakat hissel birşey olmasından ziyade aşk, zorunludur ve her insan aşık olur.

İnsan aşık olduğunda neler olur ?

“Nedir bu aşk denen?” demiş Shakespeare. Kara sevdaya tutulmuş 32 kişiyi MRI tarayıcısına yerleştirmişler. 17′si aşklarına cevap bulmuş, 15′i ise aşklarını yeni terketmiş. Sonuçlar göstermiş ki, aşık olunduğunda beyinde gerçekten birşeyler oluyor. Yani bu kanımızda dolaşan birşey değil. Fiziksel bir eylem. Kolumuzu oynattığımızda beyin ne kadar aktif ise aşık iken de o kadar aktif.

Öncelikle olan şey, aşık olunan kişinin “özel bir anlam” kazanması.
Nasıl mı ? Bir zamanlar bir kamyon şoförünün söylediği gibi:
“Dünyanın yeni bir merkezi olmuştu, bu merkez de Mary Anne’di.”

George Bernard Shaw biraz daha farklı ifade etmiş:
“Aşk, bir kadınla öteki arasındaki farklara fazla önem vermektir.” - Bu sözü gerçekten beğendim.

Bir kişi üzerine odaklanırız. Onun hakkında sevdiklerinizi ve sevmediklerinizi listeleseniz bile, bu listeye bakmayıp sadece sevdiğiniz özelliklerine odaklanırsınız. Chaucer’ın dediği gibi “Aşk kördür.”

Mesela şiirlere bakalım. Aşıklar tarafından yazılmış şiirlerde bazen görürüz ki yazar, sevdiceğinin bambaşka bir noktasına takılmıştır. Birine çılgınca aşık olduğunuz zaman, bir park yerine gittiğinizde onun arabası park yerindeki bütün diğer arabalardan farklı olur. Bardağı, misafirlikte bütün diğer bardaklardan farklıdır.

Şairin adı Yuan Çen; şiir de şöyle:
“Bambu yer yatağını kaldırmaya kıyamıyorum. Seni evime getirdiğim ilk gece sererken seni izlemiştim.”
Yer yatağına takılıp kalmasının sebebi büyük ihtimalle zihnindeki yoğun dopamin aktivitesi. Bizim durum da aynen bu.

Neyse, sadece bu kişi özel bir anlam kazanmakla kalmıyor, bir de o kişinin üzerine titremeye başlıyoruz. Onu yüceleştiriyoruz. Öte yandan, yoğun enerji birikiyor. Ben aşıkken sürekli hareket etmek isterim mesela. Atlamak,zıplamak vs.. İşte bu biriken enerjinin bir ürünüymüş.

Ama aşkın ana özelliği, yoksunluk çekmek: Bir kişinin beraberliğinin – sadece cinsel değil, duygusal da – yoğun yoksunluğu. Tabii istersiniz – onunla seks yapmak içinizden gelir. Ama daha çok, onun sizi aramasını, sizi davet etmesini, vs… istersiniz. Sizi sevdiğini söylemesini istersiniz. Öteki ana özellik de dürtü: Beyninizdeki motor çalışmaya başlar, bu kişiyi arzularsınız.

Son olarak ise takıntı oluşur. Şu MRI makinesine sokulan çılgın aşıklar var ya hani, işte onlara sormuşlar ;

“Günün ve gecenin yüzde kaçında bu kişiyi düşünüyorsunuz?”
“Onun için ölür müsün?”

İlk soruya verilen cevap : Tüm Gün !
İkinci soruya verilen cevap : Evet ! (Tıpkı ondan tuz istemişsiniz de, size tuzu uzatmış gibi)

Beyin taramalarını yaparken deneklere sevdikleri insanın fotoğrafları gösterilmiş. Ve beyinin her bölümünde aktivite görülmüş. İşin en enteresan kısmı aktif olan bölgelerden birisi, yalnızca kokain alındığında aktif hale geçen bir bölge. Ne muhteşem değil mi ? Aşk mükemmel bir uyuşturucu.

Aşk öyle bir duygu ki aslında asla cinsellik değildir. Bir insana gidip onunla seks yapmak istediğinizi söylerseniz ve bu teklifiniz reddedilerse pek üzülmezsiniz. Fakat aşkınıza karşılık bulamazsanız; İşte dünyanın her yerinde bu nedenle cinayet ve intiharlar görülmüştür. Aşk bir bağımlılıktır ve yoksun bırakılınca çok kötü şeyler olur.

İnsanoğlunda 3 beyinsel sistem vardır : şehvet, aşk ve bağlılık
Ve bu 3 beyinsel sistem birbirine bağlı değildir. Bir kadına aşık olurken, diğerine bağlılık hissedebilir ve bir başkası ile de seks yapabilirsiniz. Çok enteresan. Fakat işin daha da ilginç yanı şu; bir kadın ile seks yaparsanız onun sizden önce veya sonra kiminle seks yapacağı umrunuzda değildir. Fakat sevdiğiniz kimseye karşı bu sorumlulukları yüklersiniz.

Orgazm sırasında, dopamin seviyesi zirveye ulaşır. Dopaminin aynı zamanda aşk ile de bağlantısı var, sadece tesadüfi olarak seks yaptığınız birine de aşık olabilirsiniz. Orgazm sırasında, heyecan ile ilişkili olan Oksitosin ve Vasopresin salgılanır. Bunlar da, uzun süreli bağlılık ile ilişkili.


Peki Aşk Nasıl Biter ?

İnsanoğlu için aşk asla bitmeyecek bir olgudur. Fakat günümüzde depresyon ilaçları aşkı tamamen bitirmeyi sağlıyor. Bu ilaçlar, vücutta serotonin seviyesini arttırıyor. Ama serotonin seviyesini arttırdıkça, dopamin devresini kesiyorsunuz. Bunu herkes bilir. Dopamin, aşk ile ilintili. Dopamin devresini kestikleri gibi, seks dürtüsünü de öldürüyor. Seks dürtüsünü öldürdüğünde, orgazmı da öldürüyorsun. Orgazmı öldürdüğünde, bağlılığa yol açan maddelerin salgısını öldürüyorsun. Bunlar beyinde birleşiyor. Bir beyinsel sistemle uğraştığınız zaman, diğerini de etkilersiniz.

Sadece, aşksız bir dünyanın çok ölümcül olacağını söylüyorum.


Birisini Kendimize Nasıl Aşık Edebiliriz ?

Aşık olmak aslında vücuttaki dopamin seviyesine bağlı bir durum. Yani birisini kendinize aşık edecekseniz dopamin seviyesini yükseltin. Dopamin heyecan altında artar. Bunu elde ederseniz eros’un okları sevdiğiniz kişiye saplanır. Fakat o anda gördüğü tek kişi siz olmalısınız. Bununla ilgili yaşanmış bir hikaye var onu anlatmak istiyorum…

Sadece, aşksız bir dünyanın çok ölümcül olacağını söylüyorum

Amerika’da bir lisansüstü öğrencisi, başka bir lisansüstü öğrencisine deli gibi aşıkmış, ama aşkına karşılık bulamıyormuş. Pekin’de konferansa katılmışlar. Araştırmaları okuduğu için, birisiyle yepyeni bir faaliyet yapınca beyinde dopamin seviyesini arttırabileceğini öğrenmiş. Bu da belki aşk sistematiğini tetikleyebilirdi. Dolayısıyla, bilimi, pratiğe geçirmeye karar verdi; ve bu kızı kendisiyle çekçek yolcuğuna davet etti.  (çekçek: Çin’de insanın çektiği iki tekerlekli araba)

Çocuk, bunun dopamin seviyesini arttırıp, kızı kendine aşık edebileceğini düşünmüş. Yola çıkmışlar, kız çığlıklar atıp çocuğa sarılıyormuş kahkaha atıyormuş, eğleniyormuş. Bir saat sonra çekçekten inmişler, kız kollarını sallayarak demiş ki: “Çok şahaneydi, değil mi?” ardındından şunu söylemiş ;  “Çekçek sürücüsü de ne kadar yakışıklıydı!”

İşte aşkın büyüsü!

Türümüz varoldukça, Shakespeare’in “bu ölümlü hengame” diye adlandırdığı vücudumuzda varolacak…

Google+’ı, Facebook’a Dönüştürmek

Google+ Arayüzüne Alışamadınız mı ?

Google+’ın parlamaya başladığı şu günlerde userstyles.org tarafından çıkarılan tarayıcılar için eklentiler ile Google+’ı adeta Facebook görünümüyle kullanabilirsiniz. Yeni arayüze alışamadıysanız tam sizin için. Fakat insanların Google+’ı sevmesinin en büyük nedeni tasarımı iken neden Facebook’a dönmek isteyesiniz orası da ayrı bir konu tabiki.

Eklenti şu tarayıcılara sorunsuz olarak yüklenmektedir;

  • Mozilla Firefox
  • Internet Explorer
  • Google Chrome
  • Opera

Nasıl İndireceksiniz ?

Tek yapmanız gereken http://userstyles.org/styles/50051/google-facebook adresine gidip tarayıcınızı seçip, gerekli olan küçük scripti tarayıcınıza yüklemek. Ardından Google+’ı her açtığınızda karşınıza Facebook vari bir görüntü çıkacaktır.

Nasıl Öleceğini Bilmek

Hiç kuşkusuz hepimiz öleceğiz ve bunda hepimiz aynı görüşteyiz. (Öyle miyiz ?)
Fakat insanlar için öleceğini bilmekten çok, Nasıl ve Ne zaman olacağı daha çok önem taşır. Ne zaman öleceğimi bilmiyorum. Nasıl öleceğimi de kesin ve net olarak bilmiyorum fakat bir tahminim var.

Varan 1

4-5 yaşlarındayım. Çocukluktan beri müzdarip olduğum bademciklerimden ötürü yediğim penisilin iğnelerinin sayısını ne ben, ne de sayfaları hemen hemen dolmuş olan sağlık karnem bilir. Çocukluğumun hemen hemen her ayı, bu iğneyi yaptırarak geçti. Üstelik bu iğne öyle menem birşeydir ki, felaket ağrı yapar ve bu ağrı 4-5 gün sürer. İğneyi yapan kişi çeşitli atraksiyonlara girer, şırınga ile elinde gösteri yaparsa ilaç donar ve daha çok ızdırap verir.  Fakat artık o kadar alışmıştım ki, ne ağrı, ne korku hissi duyuyordum bu iğneden. Doktorlar dahi şaşıyordu.

Neyse 4-5 yaşlarındayım demiştim. Babamın elinden tutmuşum aylık iğnemi yaptırmak üzere hastaneye gitmişiz. Yüzükoyun sessizce yatmışım. İğne yapılmış ve bir süre benden ses çıkmamış. Yüzümü çevirdiklerinde morardığımı görmüşler. Babamın sık sık ihtar etmesine rağmen çıkartmadığım sakız, iğne sırasında boğazıma kaçarak nefes almamı engellemiş. Doktorun müdahalesiyle kurtulmuşum.

Varan 2

İlkokul 4. yada 5. sınıftaydım. Sabah kahvaltı hazırlanıyor. Bu sırada masanın üzerinde duran şekerlikte ki lokumu ağzıma götürdüm. Ne olduğunu anlayamadan boğazıma kaçtı lokum. Uzun ve sessiz çırpınışlarımı duyan annem panik halinde ne yapacağını bilmez şeklide, karşı komşuyu haberdar etti ve Heimlich yöntemi ile son anda yine paçayı yırtmıştım.

Varan 3

2009 yazıydı sanırım (2010′da olabilir). Sıcakların tavan yaptığı zamanlar. Hayatımda daha önce hiç havuza girmedim. Defalarca denize girmiştim fakat hiç havuz deneyimim olmamıştı. O yaz ilk defa gidiyordum. Hazırlandık yola koyulduk. Havuza ilk gelen bizlerdik, ortalık sakindi. Havuza ilk giren ben oldum. Boyumu geçmediğini gördüm. Havuza girdikten sonra, biraz ileri gittim. Ve bir anda herşey oldu. Biraz önce ayağımın değdiği taban sanki aniden çökmüş ve beni dibe doğru çekiyordu. Ne olduğunu anlayamadan kendimi 2.80m’lik bir yüksekliği olan havuzun içinde bulmuştum. 1 dakika filan geçmişti fakat bana bir ömür gibi geldi. Nefesimi tutuyordum fakat artık dayanılmaz bir hal almıştı. Gözlerimin yavaş yavaş istemsizce kapandığını hissettim. Son anlarım olduğuna artık kanatta getirmiş bir şekilde Kelime-i Şahadet’i de gerçekleştirdim. Tam bunun akabinde 2 kolun bana uzanarak yukarı çekmesiyle, gözlerimi havuzun kenarında açtım. Sonradan öğrendim ki havuzun bir kısmı 1.80m, diğer kısmı 2.80m yüksekliğe sahipmiş. Mükemmel bir deneyim oldu (!)

Gördüğünüz gibi ölümün soğuk yüzünü hayatımda 3 kere ve yalnızca “boğulma” olarak görmüştüm. Ne zaman olacağını bilmiyorum fakat ölürsem bu havasız kalmaktan olacak. Belki 80 yaşında, solunum yollarım çökmüş bir biçimde nefes alamaz durumda olacağım, belki 30 yaşında bir başkası tarafından boğulacağım. Kim bilir ? Ama o günü beklemiyorum. Hayatımı yaşıyorum. Olanlardan dolayı üzgün de değilim açıkçası, yaşadıklarım bana hayatın ve nefes almanın güzelliklerini gösterdi.

Hepinize bol ve sağlıklı bir ömür dilerim…

Fevri verilen kararlar

Hayat verilen kararlardan ibaret. Doğru ya da yanlış. Verdiğiniz kararlar hayatınızı şekillendirir. Her sabah 7′de kalkar iken artık 6′da kalkmaya karar vermeniz geceden 1 saat erken yatmaya ya da sabah uykusuz olarak kalkmaya neden olur. Bu denli küçük ayrıntılar bile hayatımızda önemli bir yer alırken insanoğlunun genel hayatının tamamı kararlar çerçevesinde olgunlaşması bir hayli büyük bir yük sırtlandığımızın göstergesi olsa gerek.

Ne yazık ki insanoğlunun verdiği kararların çoğu fevri yani ani olarak bir hırs ya da sevinç ile verilen kararlar oluyor. Aslında bunların hepsinin nedeni kimyasal olarak hormonlarımızdan kaynaklanıyor. Serotonin, Dopamin gibi hormanlarımızın ani değişmesi (mutluluk ve hüzün anında) değişik kararlar vermemize neden olurlar. Arabesk müzik dinlerken aniden kollarını jiletleyen gençler ya da intihar girişiminde bulunan insanlar genelde bu hormon değişikliğinin kurbanı olurlar. Aynı zamanda erkeklerin de baş belası olan Cem Yılmaz tabiriyle ”post ejeculation syndrome” ardından erkeğin yaşadığı ani testosteron değişimi de yine erkekler için garip duyguların yaşandığı ve fevri kararların verildi durumlara sebep olur.

İşin doğasını geçip olaylara gelirsek aslında bu ani değişimler insanların hayatlarını değiştirecek nedenler doğurabiliyor. Çok kısa süre önce yine suçu hormonlara yüklediğim bir neden ötürü tekrardan hem sevdiğim hem de konuşmaktan aşırı zevk aldığım bir insanı hayatımdan çıkarttım. Hiç sarhoş olmadım ama sarhoş bir insanın verdiği kararların ayıldıktan sonra kendisine nasıl geldiğini hissedebiliyorum. Her ne kadar olmayacak duaya amin diyerek hayatıma soktuğum bir insan da olsa, hayatımdan çıkarıp atmak da sanki tam olacak bir duanın benim tarafımdan bozulması gibi geliyor. Ah hormonlar !

Keşke insanların verdiği kararların bilhassa krtik önemli (ne demekse artık) kararların bir onay süreci olsa. Verdiğimiz kararlar 1 saat ya da 1 gün sonra onayımıza sunulsa ve olaylar durulduktan kafalar sakinleştikten sonra onları onaylayabilsek  ya da değiştirebilsek.

Hayatımızda iyi kötü verdiğimiz kararların ceremesini yine çeken bizler olacağız. Bu nedenle bu yazı bana ders olacak nitelikte olsun. Her verdiğim kararda aklıma gelsin. Her ne kadar iş işten geçmiş olsa da gelecekte ki kararlarımda bu yazı bir nebze olsa da durulma süresi versin.

Tabi isterseniz aynı amaçla siz de kullanabilirsiniz…

Bedava bir eğlence aracı : Hayal Kurmak

i_have_a_dream-11617.jpg (347×450) ”I have a dream ! ”
İşte böyle demiş Martin Luther King vakti zamanında; bir hayalim var ! Aslında çok derin anlamlı bir söz. Sonuçta herkes hayal kurabilir ama onun hayalini bu kadar değerli kulan neydi ki bunu insanlar ile paylaştı. Konumuz bu değil elbette…

İnsanoğluna bahşedilen en büyük olgu zihin olsa gerek. Zeka demiyorum zira herkes zeki değil fakat herkesin bir zihni var ve bir hayal dünyası da.
En güzel hayaller çocukların hayalleri olmalı. Saf, art niyetsiz, barışçıl, mutlu, güzel…
Büyüdükçe hayallerimiz de değişir. Eskiden çikolatadan evler düşünüp tüm dünyaya mâl ederken, artık daha bencilce, kendimize çalışan bir hayal sistemini sürdürürüz.  Hayallerimiz de mutluluklar yoktur. En büyük hayaliniz sevmediğiniz bir insanın ölmesi ya da zarar görmesi üzerine kurulu olabilir. Kimi zaman hayaller zihinde ki bir düşünceden çok fazlasıdır. Bunun en büyük örnekleri bilim adamları ve sanatçılar olsa gerek.

Hayaller insanın olması gereken olayları kendi lehine çevirebildiği mükemmel bir dünyadır aslında. Sevdiğiniz insanı yanı başınızda hayal etmek, sahip olmak istediğiniz yaşamı hayalleriniz de yaşamak ve dahası. İnsanoğlu hayal kurmasaydı, hala dünyanın düz olduğu varsayılır, batı dünyası kiliselerin altında ezilir, pusula ve barut icat edilmez, akabinde amerika’nın ne kendisi ne de rüyası var olurdu.

Hayallerin aslında en güzel yanı; çok düşükte olsa gerçekleşme olasılıklarıdır. Kimi zaman insanların hayatta tutunacağı tek şey budur; hayalinin gerçekleşme olasılığı. Einstein bir sözünde ”ne kadar zeki olursanız olun, hayal edemiyorsanız bir hiçsiniz” diyerek aslında herşeyin hayal etmekte bittiğini kendi üstün zekasından bizlere yansıtmıştır.

Fakat insanların sürekli hayal etmeleri, bir hayal dünyalarında yaşamaları onların ruhsal açıdan sorunlar yaşamasının kapısını açar. Çeşitli delüzyonlar görmeniz, paranoyaklaşmanız ve hatta delirmeniz mümkündür. Bunun önüne geçmenin tek yolu ise hayallerinizi gerçeğe dönüştürmektir.

hayalleri gerçekleştirmenin en iyi yolu uyanmaktır

der bir atasözü. Siz ne zaman uyanacaksınız ?

hayatta iki şeyi seçemeyiz
doğum ve ölüm…
arada kalan bir yaşamımız var
onu da insanca yaşamak önemli olan

korkak olduğum kadar da cesurum
yenilmem hiçbirşeye
hiçbir rüzgar, kasırga asla yıkamaz beni

hayattaki rolümü biliyorum
ideallerim var arkasından sürükleyen
amaçsız boş bir yaşantı sürmem
o zaman ne anlamı olur benliğimin
düşleri gerçekleştirmek için
nerde durması gerektiğini bilmeli insan
düşlerim gerçeğe uzanırlar
tüm gerçeklikleriyle
mesela ölümü hiç merak etmem
geri dönülmeyeceğini bildiğim için….

batık bir gemi değilimdir
yada limanını bulamamış…
ben düşler kurarım sadece garipler sokağında
lokmam umuttur
dünyamı hayal gücüm döndürür
kendi içime yolculuklar yaparım
uzun uzun …
ruhumu bulana dek

Arama
RSS
Beni yukari isinla