Google+’ı, Facebook’a Dönüştürmek

Google+ Arayüzüne Alışamadınız mı ?

Google+’ın parlamaya başladığı şu günlerde userstyles.org tarafından çıkarılan tarayıcılar için eklentiler ile Google+’ı adeta Facebook görünümüyle kullanabilirsiniz. Yeni arayüze alışamadıysanız tam sizin için. Fakat insanların Google+’ı sevmesinin en büyük nedeni tasarımı iken neden Facebook’a dönmek isteyesiniz orası da ayrı bir konu tabiki.

Eklenti şu tarayıcılara sorunsuz olarak yüklenmektedir;

  • Mozilla Firefox
  • Internet Explorer
  • Google Chrome
  • Opera

Nasıl İndireceksiniz ?

Tek yapmanız gereken http://userstyles.org/styles/50051/google-facebook adresine gidip tarayıcınızı seçip, gerekli olan küçük scripti tarayıcınıza yüklemek. Ardından Google+’ı her açtığınızda karşınıza Facebook vari bir görüntü çıkacaktır.

90′lar da doğmak; zaman yolculuğu yapmak demektir

Şu sıralar internette sıkça dolanan 60-70-80′lerde çocuk olmak videoları ve yazıları dikkat çekmekte. Her ne kadar amatörce hazırlanmış videolar olsa da gereken hissi veriyor. Ama bana göre en değişik zamanlar 90-94 arası doğan kişilerde gözlenebilir.

Ben 93 doğumluyum. İlk 7 yaşım boyunca 90′lı yılların içindeydim. Çocukluk dediğimiz dönemleri 13 yaşına kadar baz alırsak bi 6 yıl da 2006′ya kadar geçen dönemimdir.

90′lardan 2000′lere geçerken çocukluk döneminde olmak, işte en fantastik olaydır ; Zaman yolculuğu. Geçmişten geleceğe bir yolculuk…

Öyle bir dönemdir ki bu ; Barış Manço’dan Nihat Doğan’a atladığınızı düşünün. Aradaki fark dağlar kadar fakat bu geçiş yadırganmıyor. İnek Şaban’dan Recep İvedik’e, Keloğlan’dan Caillou’ya, Atari’den Bilgisayara gibi uç farklar yaşadık.

Eskiden çizgi film denilen şey sadece belirli saatlerde izlenen ve kaçırıldığı vakit ertesi gün izlemek zorunda olduğunuz birşeydi. Fakat şimdi 24 saat yayın yapan çizgi film ve çocuk kanalları bunun yanında her an elinizin altından ulaşabileceğiniz internet mevcut.

Bunlar nimet mi yoksa bizi yozlaştıran şeyler mi karar vermekte zorlanıyorum. Pokemon’un bir bölümünü kaçırsak, mahallede arkamızdan gülerlerdi. Dönen muhabbeti anlamazdık. Tasolarımızı kaybetsek, dünyanın en fakir ve umutsuz insanı bizler olurduk. Bisikletlerimize binmek ve bisikleti olmayan arkadaşlara 1 tur bindirmek en büyük zevkimizdi ve formula 1 pilotu heyecanı katardı hayatımıza. Ben çocukluğumun çoğunu polis lojmanında geçirdim. Ne derece kontrol manyağı bir dönem geçirdiğimi az çok tahmin edersiniz. Benim için lojmanın dışına çıkmak, farklı bir ülkeye gitmek gibiydi.

Topumuz tel örgülerden dışarı kaçtığında, en büyüğümüz gider alırdı. Fakat bizim de gece dışarı çıkmak gibi bir lüksümüz vardı. Lojman için aydınlatmanın ve güvenliğin hat safhada olması nedeniyle geceleri eğlenebiliyorduk.

Peki en büyük eğlencemiz ne miydi ? Bizden 10 yaş büyük abi ve ablaların, samanyolu tv’de izledikleri, sırlar kapısından ibretlik hikayelerdi. O kadar korkutuculardı ki eve gitmek için apartmana girmeye korkardık.

Biz 90′lar da doğanlar hangi kategoriye gireceğimizi bilemez durumdayız. Ne 90′ların klasikliği var üzerimizde, ne de 2000′lerin yılışık ve yapmacıklığı. Bana göre bizler arafta kalmış çocuklarız.

90′ların güzelliklerini, 2000′lerde sadece yansımalarla yaşayabildik. 92′de çekilen ”mahallenin muhtarları”nı, 2000′ler de, sabah 6′da erkenden kalkarak izledik. Saat 7′de okula gitmek zorundaydık. Kemal Sunal’a ait tek gerçek hatıram, e-kolay.net reklamları ve uçakta öldüğü haberiydi. Bunun haricinde onu sadece filmlerinden biliyorum. 2000′lerin başında deli gibi yayınlanan ve tekrarı dönen inek şaban filmlerinden. Artık yok nedense onlar. Zeki Müren’i, Barış Manço’yu unuttuk. Onların yerini şaklabanlar aldı. Dinlediğimiz masallar Adile Teyze’den değil makinalardan artık.

Kimilerimiz bunu kaldıramadı, EMO oldu, Apaçi oldu. Kimilerimiz yeni dünyada ki, eski kafalılar oldu. (Ben gibi)

Peki 2000′lerin başında çocuk olmak nedir ?

  • Power Rangers, Pokemon, Beyblade gibi çizgi filmleri izlemek
  • En dobra dobra çocuk programı olan Hugo ve Tolga Abi’yi izlemek
  • Eşten, Dosttan tek hediye olarak ateri kasedi veya basmaktan bozulmuş ateri kolu istemek
  • Her gün muhakkak dışarı çıkıp, saklambaç, yerden yüksek, yakan top, simit, istop, tek kale, dokuz aylık oynamak
  • Bulunduğunuz muhite giren yavru ve korunaksız bir kedi-köpek yavrusu bulunduğunda sahiplenmek,beslemek ve barındırmak
  • Benim gibi çocukluğunuz yeşilliklerde geçtiyse, arkadaşlarla ebe gümeci bulmak ve yemek
  • Giyilen kot pantolon ile çimlerde diz üstünde kayarak, dizleri yırtmak veya mavi pantolonu yeşillendirmek
  • Akşam ezanına müteakip eve girmek
  • Taso biriktirmek, beyblade çarpıştırmak
  • Banyoyu kutsallaştırarak her pazar gecesi yıkanmak
  • Fotoğraf çekmek için yanıp tutuşmak fakat analog makinalardan dolayı senede sadece 36 poz hakkınız olması
  • Kızlarla ip atlamak, sek sek oynamak ve bu yaptığınızdan dolayı erkek arkadaşlarınız tarafından ayıplanmak
  • Bisikletinizin jantlarına süsler takmak ve bisiklete radyo,lamba,ayna takmak için para biriktirmek

Bunların yanında benim çocukluğumda yaptığım çok güzel birşey daha vardı. Lojmanla bitişik olan Karayolları müdürlüğüne ait ormana girip kaybolmak. (Bildiğiniz ormandı, lost ormanı gibi, göz gözü görmez, esrarengiz)

Umarım bir gün bizler, araftan çıkar ait olduğumuz rotayı belirler ve oraya yerleşiriz…

Sokak kedisi

Uyuşamayız, yollarımız ayrı;
Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi;
Senin yiyeceğin, kalaylı kapta;
Benimki aslan ağzında;
Sen aşk rüyaları görürsün, ben kemik.

Ama seninki de kolay değil, kardeşim;
Kolay değil hani;
Böyle kuyruk sallamak Tanrının günü.

(sokak kedisi)

Evlilik Çağı

ananem….  bahçede…  sandalyesinde..  oturuyordu.

çok zaman düşünürüm, hayatımda annemden sonra duyabileceğim en büyük vefa ananemedir. hem öylesine tatlı ve hamarat bir kadındır ki.

üstelik ilk erkek torunu; ben, gözdesiyimdir. istediğim herhangi bir şeyde, herkese karşı benim tarafımı tutar. hem öylesine tatlı bir kadındır ki.. o gün de işte; ananem, bahçede, sandalyesinde oturuyordu.

yine de ona uğramak çok da eğlenceli bir şey değildi. ama onun yanında olmak, zaten eğlenceyle ilgili bir eylem değil.

oraya gidiyordum, çünkü yanına gidilmeyi hak eden biriydi. hem öylesine tatlı bir kadındı ki.

ben küçükken bir keresinde, benim volemle paramparça olan annemin süs vazolarından biri için ben dahil herkese “toz alırken kırıldı” demişti. kimse tek laf etmemişti. üstelik cehennem kapısı açılmaya o kadar hazırdı ki. bu vole, pek çok şeye mal olabilirdi..

ama olmadı.

yanında olmak eğlenceyle alakalı bir şey değildi. ama o gün, o mutfakta oturuyor olmak, yapmam gereken buydu. onun evinde olmak.

gerekenden fazlası, hep bir şeyler götürür. mutfağa gelip, bana gülümsemiş ve yanına meyve almıştı. kuşkusuz çok tatlı bir kadındı. safça sevebildiğim nadir insanlardan..

bu, vefam kadardı. gereken kadar. fazlası hep bir şeyler götürür.

bir saate kadar annem, babam ve kardeşim gelecekti. aramızda on yaşa yakın fark olsa da anlaşabiliyorduk kardeşimle.

az çok belki. sorun değil, büyütmeye gerek yok!

o zamana kadar vakit öldürmeliydim. o pazar, vakit öldürecektim.. yapmam gereken buydu. o evde olmak. ve vakit öldürmek, çünkü ananem bunu hak eden bir kadındı. seviyordum onu, üstelik akşam mutlaka bahsi geçecek olan evlenmemin gerekliliği üzerine tartışmada mutlak beni tutacaktı..

yirmi yedi yaşının evlilik için geç olmadığına ikna etmeliydim onları, tek sorunum bu sanıyordum; ama ben, yanına doğru giderken, ananem bahçede oturuyordu..

çıktığım mutfakta bile o koku vardı..

bu nedir tam bilemiyorum. yaşlıların evlerinin gerçekten, kendilerine özgü bir kokusu var. bir yaşlının evine girdiğimde duyumsadığım ilk şey, durgunluk olur, başka bir şey değil. ve okoku da durgunluğun bir parçasıydı sanırım.

rahatsız edici değil ama, iç bayan; hem huzur verecek hem de ürkütecek kadar yalnız bir koku.

orada olmam gerekiyordu. tek gereken buydu. canım sıkılmıştı ama orda olmamın zaten eğlenceyle bir alakası yoktu. yanına doğru yürürken sadece bakkala gidip kola almayı düşünüyordum. öylesine tatlı bir kadındı ki; ve az ötemde meyve yiyordu.

yanındaki diğer sandelyeye oturup muhabbet etmeye karar verdim.. ne kadar olabilirse. gereken kadar olacağını umuyordum. o günden önce de biliyordum, o günden sonra da hep bildim, fazlası hep bir şeyler götürüyor.

sandalyeye oturmuş, küçük süs havuzuna bakıyordum..

ananemden garip bir hırıltı geldiğini duyduğumda sanırım, süs havuzunun anlamsızlığını düşünüyordum..

havuz, süs olacak son şeydi çünkü. havuz tek bir şekilde anlamlıdır, onun içerisindeyken. bunun süsü, ah çekmekten başka ne verebilir ki? içine girilemeyen bir havuz.. asla yiyemeyeceğin bir yemeği, aç aç izlemek gibi.

ama düşünmem gereken bu değilmiş, ananem, hırıltılar çıkararak, bana doğru döndü, kafası geriye doğru yatık, gözlerinin akı parıldıyordu.

ilk başta ne olduğunu anlayamadım, öksürmeye çalışıyor gibiydi.. yaklaşmıştım aslında, nefes almak için çırpınıyordu.

boğazında, büyükçe bir adem elması gibi, gerilmiş bir çıkıntı vardı. sanırım tam boynunun başladığı yerde, büyükçe bir dilim elma vardı.

ananem nefes alamıyordu.

oysa ne tatlı kadındı.

bir şeyler yapmalıydım. yapmam gereken bir şeyler vardı.. ya da gerekenden fazlası. ananem titriyordu.. kucağındaki tabak yere düştü ve dağıldı.

meyve bıçağı..

bıçağın ucu güneşte parladı.

o elmayı çıkarmalıydım.. bunu yapabilecek miyim bilmiyordum. küçük bir kesikle hallolacaktı.

bıçağı alıp ayağa kalktım.

iyice geriye yatmış yüzüne doğru eğilip boğazına baktım. hala hırıltı geliyordu. gezlerinin akı kocaman parlayarak bana bakıyordu. benden bir şey bekliyordu. gerekenden fazlasını.. her zaman öyle olmuştu belki de.

sorun değil, büyütmeye gerek yok! bıçağı yavaşça boynuna dayadım.

elmanın tam altına gelecektim ki bakışlarının iyice değiştiğinş fark ettim. yine de beni izliyordu. onun boğazını kesmek üzereydim ve o beni izliyordu..

ananemin boğazını kesmek üzereydim; ve o bana, hatta benden ötesine bakıyordu. artık kaynayan bir süt gibi dalgalanan gözleri bir şeyler anlatıyordu sanki

“burada oturmak bile zor geliyordu sana, şimdi ne yapacaksın?”

tek yapmam gereken buydu: elmanın altından boğazı kesip elmayı çıkarmak. küçük bir kesik, becerebileceğimi biliyordum; ama..

ama beni sürekli izliyordu,

göz bebekleri küçücük fakat çok yakındı.

vakit geçiyor; ananem, bahçede, sandalyesinde boğuluyordu.

meyve bıçağı keskin değildi. ilk denemem sadece küçük bir çizik oluşturdu.

bıçağı sürtmeliydim.

ne kadar sürdüğünü tanrı bilir.. o bana bakıyordu, ben onun boğazında bıçağı ileri geri sürtüyordum.

kör bıçakla bayat ekmek kesmek gibiydi..

ama başardım, elmanın ucu tadışarı çıktı, bıçakla üstüne bastırınca da tümü.

ananemin boğazı kanıyordu, küçük çapta kıpkızıl bir ırmak aşağı doğru akıyordu, ananemin boynundan. elimle bastırdım yaranın üzerine, boynunu düz tutmayı başardım, tam o sırada kardeşimi bahçe kapısından girerken gördüm.

gerisi yok..

kendimden geçmişim. ayıldığımda ananem ölmüştü. ambulansa doğru giden cesedini gördüğümde, hala olanları hayal sanıyordum.

asım ışlak


erenköy, kat:2 e blok.
(seans no: 02/a)


—-

ek 1:


“… yanına doğru koştum. akan kanları görünce şok olmuştum.. “ne oldu?” diye bağırdım. elindeki çakıyı hala ananemin boğazına sürterek, “gerekenden fazlası, gerekenden fazlası” diye sayıklıyordu…”


levent ışlak’ın ifadesinden


ek 2:


“… avukat tutmayan asım ışlak’ın savunması boyunca tek kurduğu cümle, “toz alırken kırıldı” oldu. kasten adam öldürmekten suçlu bulunan ışlak, akıl sağlığı yerinde olmadığı gerekçesiyle, tedavi altına alınmak üzere erenköy ruh ve sinir hastalıkları hastanesine sevk edildi…”

(sda haber ajansı)


(Alıntıdır)

Bedava bir eğlence aracı : Hayal Kurmak

i_have_a_dream-11617.jpg (347×450) ”I have a dream ! ”
İşte böyle demiş Martin Luther King vakti zamanında; bir hayalim var ! Aslında çok derin anlamlı bir söz. Sonuçta herkes hayal kurabilir ama onun hayalini bu kadar değerli kulan neydi ki bunu insanlar ile paylaştı. Konumuz bu değil elbette…

İnsanoğluna bahşedilen en büyük olgu zihin olsa gerek. Zeka demiyorum zira herkes zeki değil fakat herkesin bir zihni var ve bir hayal dünyası da.
En güzel hayaller çocukların hayalleri olmalı. Saf, art niyetsiz, barışçıl, mutlu, güzel…
Büyüdükçe hayallerimiz de değişir. Eskiden çikolatadan evler düşünüp tüm dünyaya mâl ederken, artık daha bencilce, kendimize çalışan bir hayal sistemini sürdürürüz.  Hayallerimiz de mutluluklar yoktur. En büyük hayaliniz sevmediğiniz bir insanın ölmesi ya da zarar görmesi üzerine kurulu olabilir. Kimi zaman hayaller zihinde ki bir düşünceden çok fazlasıdır. Bunun en büyük örnekleri bilim adamları ve sanatçılar olsa gerek.

Hayaller insanın olması gereken olayları kendi lehine çevirebildiği mükemmel bir dünyadır aslında. Sevdiğiniz insanı yanı başınızda hayal etmek, sahip olmak istediğiniz yaşamı hayalleriniz de yaşamak ve dahası. İnsanoğlu hayal kurmasaydı, hala dünyanın düz olduğu varsayılır, batı dünyası kiliselerin altında ezilir, pusula ve barut icat edilmez, akabinde amerika’nın ne kendisi ne de rüyası var olurdu.

Hayallerin aslında en güzel yanı; çok düşükte olsa gerçekleşme olasılıklarıdır. Kimi zaman insanların hayatta tutunacağı tek şey budur; hayalinin gerçekleşme olasılığı. Einstein bir sözünde ”ne kadar zeki olursanız olun, hayal edemiyorsanız bir hiçsiniz” diyerek aslında herşeyin hayal etmekte bittiğini kendi üstün zekasından bizlere yansıtmıştır.

Fakat insanların sürekli hayal etmeleri, bir hayal dünyalarında yaşamaları onların ruhsal açıdan sorunlar yaşamasının kapısını açar. Çeşitli delüzyonlar görmeniz, paranoyaklaşmanız ve hatta delirmeniz mümkündür. Bunun önüne geçmenin tek yolu ise hayallerinizi gerçeğe dönüştürmektir.

hayalleri gerçekleştirmenin en iyi yolu uyanmaktır

der bir atasözü. Siz ne zaman uyanacaksınız ?

hayatta iki şeyi seçemeyiz
doğum ve ölüm…
arada kalan bir yaşamımız var
onu da insanca yaşamak önemli olan

korkak olduğum kadar da cesurum
yenilmem hiçbirşeye
hiçbir rüzgar, kasırga asla yıkamaz beni

hayattaki rolümü biliyorum
ideallerim var arkasından sürükleyen
amaçsız boş bir yaşantı sürmem
o zaman ne anlamı olur benliğimin
düşleri gerçekleştirmek için
nerde durması gerektiğini bilmeli insan
düşlerim gerçeğe uzanırlar
tüm gerçeklikleriyle
mesela ölümü hiç merak etmem
geri dönülmeyeceğini bildiğim için….

batık bir gemi değilimdir
yada limanını bulamamış…
ben düşler kurarım sadece garipler sokağında
lokmam umuttur
dünyamı hayal gücüm döndürür
kendi içime yolculuklar yaparım
uzun uzun …
ruhumu bulana dek

Fotoğraf Kültürü

taking-picture-photographer.jpg (650×325)Fotoğrafın tarihsel temelleri ilk olarak 19. yüzyıla dayanmakta fakat ben bu tarihsel süreçten bahsedip uzun uzadıya yazmak istemiyorum. Temel olarak değinmek istediğim nokta değişen fotoğraf kültürü…

Kendimi bildim bileli fotoğraf makinasına sahiptik. Doğumumdan başlayan fotoğraf albümleri uzun uzadıya şekilde hala saklanmakta. 36′lık poz bulunduran o analog makinaları çoğunuz hatırlar. O zamanlar fotoğraf dediğimiz şey kıymetli idi her bakımdan. Maddiyat olarak kıymetliydi çünkü fotoğraf makinası, film ve baskı bir ücrete bağlıydı. Manevi olarakta kıymetliydi çünkü fotoğraf özel anları ölümsüzleştirmek amacıyla gerçekleştirilmesi gereken bir eylemdi.

Fotoğraf makinamızın nerede olduğu çoğu zaman unutulurdu çünkü sürekli kullandığımız bir araç değildi. 36′lık poz 1 sene yetecek seviyedeydi kimi zaman. Kısıtlamalar olunca insan daima daha fazla kıymetli kullanıyor eldekini, 36′lık poz ise nimetti. Bu konuda bir fotoğrafçının anlattığı bir olay vardı ;

Bir gün bir müşteri geldi, elindeki filmi verdi bastırmak amacıyla… Karanlık odaya geçtim filmi bi açtım 1. pozdan düğün,kına gecesi resimleri başlıyor son pozda çocuklarının resimleri.

İşte böyle bir fotoğraf kültürümüz vardı bizim. Lükstü, önemliydi, elde kalan tek şeydi. Ama değişti herşey gibi bu kültürde.

Yavaştan dijital fotoğraf makinaları girdi hayatımıza. Daha sonra cep telefonlarına eklendi bu özellik. Çamur gibi görüntü aldığımız telefon kameraları bile bizi tatmin ediyordu. Kolaydı, masrafsızdı ve görüntü hemen eldeydi. Artık fotoğraf makinaları heryerdeydi. Ucuzdu, kolaydı.

Peki ne mi oldu ?

Eskiden ”bu özel anı ölümsüzleştirelim” diye çektiğimiz fotoğraf kültürü artık ”bunu da çekmeyelim özel olsun” şeklinde değişti. Artık fotoğraf kişiye özel albümlerde saklanan bir veri değil, dijital ortamda kolayca teşhir edilen bir materyal oldu.

Her an heryerde patlayan flaşlar, işleyen deklanşörler, size tutulan objektifler sizi özel kılmak için değil sıradanlaşan bir kültür haline geldi. Bugün benim olduğu gibi gelecekte çocuğumun bebeklik resimleri o kalın cilt cilt albümlerde değil, dijital ortamlarda ki albümlerde yer alacak. Bu iyi birşey mi yoksa kötü birşey mi hala karar veremedim. Her nekadar teknoloji aşığı olsamda hiç bir dijital albüm, o sayfaları çevirirken alınan hazzı sağlayamaz.

Fotoğraflarınızın özel olması dileğiyle…

Dikkat ! Spoiler Çıkabülü

spoiler_alert_300_w.jpg (300×300)

Dikkat ! Bu yazı spoiler hakkında ağır spoiler içerir…

Spoiler, kelime anlamı olarak “spoil etmek” demektir. Spoil ise film ya da kitabın sonunu veya önemli bir bölümünü teşhir etmek anlamına gelir. Son dönemde ciddi takıntıları olanları forum sitelerinde görebilirsiniz.  Öyle bir takıntı haline getirdiler ki filmin sonunu söylediğiniz için öldürülebilirsiniz bile.

Av Mevsimi filminden çıkarken bir sonraki seansa girecekler kapıda bekliyorlardı. Düşündüm bir an ve eğer o kapıdan çıkarken “Filmin sonunda Cem Yılmaz ölüyor” (Uups ! Spoiler …) dersem o anda linç edilebilirdim : )

Oysa biz Titanic’in batacağını bile bile izlemedik mi Jack ile Rose’un o aşkını ? Ya da bir örümcek adamın, demir adamın olsun karşılaştığı her beladan çok rahatça kurtulacağını bilmiyor muyduk ? Hep o en son anda kurtulmaz mı başrol oyuncuları ? Her yıl vizyona giren 10 filmden yalnızca 1 tanesi izleyiciyi ters köşeye yatırır. Bu da sonu bilinmez kılar.

Nerden çıktı bu konu buralara geldi diyeceksiniz. 2 gün önce Unstoppable isimli filmi izlemeden önce hikayeyi biliyordum. Kontrolsuz bir şekilde ilerleyen treni konu alan bir film. Bu hikayenin sonunda da trenin bir şekilde duracağını adım gibi biliyordum. Ama farkettim ki filmi izlerken sizi içine çeken kurgusu sayesinde belli bi noktadan sonra sonunu unutup o ana adapte oluyorsunuz. Her ne olursa olsun aksiyon eksilmiyor.

Buradan yola çıkarak şunu söyleyebilirim eğer bir film hakkında spoiler aldıysanız ve bu spoiler’ın filmi izlerken sizi gerekli duygulardan mahrum bıraktığına inanıyorsanız sorun sizde yada spoiler’da değil o filmdedir.

Kısaca bir film için ne kendi tadınızı kaçırın ne de başkasının…

Arama
RSS
Beni yukari isinla