Game of Thrones; Görsel İlişki Durumu

Milletin boş vakti olur dağa bayıra çıkar, sevgilisiyle buluşur filan. Benim ise daha enteresan hobilerim var. Yazımın sonunda boş vaktimde çıkan ürünü göreceksiniz.

İlk 3 favori dizini say deseler sayamam. Zira ilk 3′de 10′dan fazla dizi vardır. İşte Game of Thrones’da bunlardan birisi. Oldukça iyi olan bu dizi sahip olduğu kurgu, müzik ve en önemlisi de ilişki çıkmazı ile oldukça güzel bir dizi.

Dizide öyle bir ilişki durumu var ki, kim neci anlamak mümkün değil. İşte bunun şemasını çıkaran birisi çıkmış fakat tahmin edileceği üzere ingilizce. Kısa bir süredir infografikleri Türkçe’ye çevireyim de insanlığa faydam dokunsun gibi garip bir eyleme geçmemiş düşüncem vardı. Neyse ki bu düşüncem Game of Thrones sayesinde harekete geçti.

Grafik baya kapsamlı, büyük ve geniş bir resim. O nedenle dikkatle inceleyin derim. Çevirmek için baya uğraştım. Zira çevirmek en kolay iş fakat bunu grafiğe yansıtmak oldukça zor. Photoshop bilgimi zorlayarak ortaya da güzel birşey çıkarttım gibi. 1 Nisan’da gelecek yeni sezonun şerefine bu grafik de armağanım olsun !

Grafiğe ulaşmak için tıklayın.

Who is the most developed ?

Do you think the most developed age is our age ? It is not ! If you believe that you should think again this. Because the ancient age remainings show that, our ancestors were more developed than us. Let’s take a look at the evidence. When we look at the hieroglyph’s on the pyramids in Egypt, we can see the some interesting figures as like helicopter or flying vehicles. This figures changes everything what we already know. We always believe that, our age is the end-point on the technology. But this remainings show us we are wrong !  Also ancient city found in Rajasthan, India irradiated by nuclear blast 8,000 years ago. And according to researchers used bomb in the blast was same of the Atomic Bomb in Japan 1945. So we can say that easily; history full of mysteries and our ancestors had a more knowledge and technology than from us. Oldies but goldies…

Herkes farklı şekilde sever – Richard Feynman

193o’lu yıllarda genç  bir delikanlı kalabalık bir ev partisinde eğlenmekte, yeni tanıştığı bir kızın omzuna elini koymak ve sarılmak için çeşitli cambazlıklar yapmaktadır. Genç delikanlının ismi yıllar sonra çok duyulacaktır, dünyanın gelmiş geçmiş en çok tanınan fizikçilerinden olacaktır ancak o  yaşlarda ve o çevrede ondan daha çok tanınan biri vardır. Kendisinden daha çok tanınan kişi genç bir kızdır. Parti devam ederken duyduğu sesler üzerine başını çevirir:

“ Arlene geliyor, Arlene geliyor.”

Arlene kim bilmemektedir ve neden bu kadar popüler olduğunu da. Kendisini görünce neden popüler olduğunu anlar. Kendi sözleri ile: “Arlene çok ama çok güzeldi; neden bu kadar ilgi gördüğünü anlayabiliyordum” [2]

Arlene Greenbaum, 1939 (3)

Sherlock Holmes : A Game of Shadows – İnceleme

Çıksın da izleyelim dediğim filmler azdır fakat çıksın da sinemaya gidip izleyelim dediğim filmler daha azdır. İşte bu daha az olan filmlerin başında geliyor Sherlock Holmes – A Game of Shadows.

Bugün çıkar çıkmaz gittim ve sonuna kadar tatmin oldum. Yine başlangıcıyla bizde ”adrenalin” salgılattıran bir giriş yaptı. Hans Zimmer’in o mükemmel soundtrack’lerinden hiç bahsetmiyorum zaten. Belki de filmin %50′sini o muhteşem müzikler oluşturuyor desem haksızlık etmiş olmam.

Oyunculuklara ise kesinlikle laf yok. İlk filmden zaten 2 ustanın da maharetlerini gördük. Fakat 2. filmde kendilerini daha da geliştirdiklerini görüyoruz. Film yalnızca bolca aksiyondan ibaret değil. Polisiye, gizem ve tabiki o ince ”Sherlock” mizahı-nüktedanlığı etkin. Film boyunca eğleniyorsunuz. Ve tabiki son filmde değinmeden geçemeyeceğim bir nokta : kameralar ! Sinema dünyasına ders verir nitelikteki kamera açıları ve muazzam slow motion’lar filmi daha da güzelleştiren detaylar. Şimdi filmin içeriğine bakalım.

- Dikkat buradan sonrası spoiler içerir -

Filmde gördüğümüz ilk an aslında Watson’ın anılarıyla başlıyor ve Watson’ı bir daktilo başında bu anıları yazarken görüyoruz ardından olaylar başlıyor. Güzeller güzeli Irene Adler’ımız pazar yerinde bir binbir yüz Sherlock Holmes tarafından takip ediliyor. Yetiştirmesi gereken bir paket olan Irene son hız kaçarken Holmes’e yakalanıyor. Tüm bunların ardından Irene’in, Holmes’un baş düşmanı Moriarty ile işbirliği içinde olduğunu öğrenip yıkılıyoruz fakat biraz sonra olacaklarla ”double debistating” yaşıyoruz. Irene Adler ani verem’den ötürü ölüyor.

Evlilik hazırlıklarına ve hatta balayına çıkmayı planlayan Watson’a ise yine Moriarty musallat oluyor fakat Sherlock Holmes elbetteki devreye giriyor.

Irene Adler’in yerini filmde onun kadar etkin almasa da bir çingenin aldığını söyleyebiliriz. (Simza)

Filmin en sonunda ise üzücü bir olay yaşanıyor. Fakat kitabı okuyanlar pek şaşırmayacak ve üzülmeyeceklerdir zira Holmes’un 9 canlı olduğunu herkes bilir.

Filmin sonunda Watson’un ”The End” şeklinde sonlandırdığı anılarını Sherlock Holmes’un ”The End ?” şeklinde değiştirmesi beni en çok heyecanlandıran şey oldu. Filmin 3.sünün geleceğine dalalettir bu. Ki zira ve kat’a böyle eserlerin üçleme yapmadan son bulması beklenemez. Umarım da böyle olur.

2 yıldan sonra Sherlock Holmes’u yine Robert Downey Jr. performansı ile izlemek çok zevkliydi. Şimdilik önümüzdeki Sherlock’lara bakacağız.

BBC’nin Sherlock’u ise Ocak’ta tekrar 3 bölüm ile devam ediyor. 3×90 toplamda 270 dakikalık bir Holmes keyfi süreceğiz.

Ayrıca yine Sherlock Holmes hayranlarına son olarak HBO’nun Sherlock Holmes dizisi yapacağına dair duyumlar aldığımı da belirteyim.

THE END ?

Dürtüsel, Bağımlılık Yaratıcı ve Uyuşturucu ; Aşk

Bilimsel nitelikte ne varsa benim için ilgi çekicidir daima. Bir uzay mekiğinin nasıl yapıldığından, televizyonun nasıl çalıştığına kadar herşey gizemli ve ilgi çekicidir benim için. Uzun zamandır aşkın bilimsel tasvirini araştırıyordum. Bir bilim adamı için aşk ne demek ? Sevdiğin bir insanı kendine aşık etmenin yolu var mı ? gibi sorular hep aklımın bir köşesindeydi. Çok sık aşık olan birisi değilim fakat yine de aşk konusu aklıma takıldı.

Şimdi sizlere aşk hakkında bir çok bilgi vermeye çalışacağım.

Aşk duygusal birşey mi ?

Duygusaldan ne anladığınız çok önemli. Tüm duygusal şeyler gibi aşk da beyinde gerçekleşir. Aşkın kalp ile bir alakası yoktur aslında. Kalbiniz size yalnız kan pompalar. Neden yıllardır aşkın tasviri kalp olmuştur bilmiyorum. Fakat kısaca aşk, beyinde oluşan bir dürtünün iz düşümüdür. Yani evet duygusaldır. Fakat hissel birşey olmasından ziyade aşk, zorunludur ve her insan aşık olur.

İnsan aşık olduğunda neler olur ?

“Nedir bu aşk denen?” demiş Shakespeare. Kara sevdaya tutulmuş 32 kişiyi MRI tarayıcısına yerleştirmişler. 17′si aşklarına cevap bulmuş, 15′i ise aşklarını yeni terketmiş. Sonuçlar göstermiş ki, aşık olunduğunda beyinde gerçekten birşeyler oluyor. Yani bu kanımızda dolaşan birşey değil. Fiziksel bir eylem. Kolumuzu oynattığımızda beyin ne kadar aktif ise aşık iken de o kadar aktif.

Öncelikle olan şey, aşık olunan kişinin “özel bir anlam” kazanması.
Nasıl mı ? Bir zamanlar bir kamyon şoförünün söylediği gibi:
“Dünyanın yeni bir merkezi olmuştu, bu merkez de Mary Anne’di.”

George Bernard Shaw biraz daha farklı ifade etmiş:
“Aşk, bir kadınla öteki arasındaki farklara fazla önem vermektir.” - Bu sözü gerçekten beğendim.

Bir kişi üzerine odaklanırız. Onun hakkında sevdiklerinizi ve sevmediklerinizi listeleseniz bile, bu listeye bakmayıp sadece sevdiğiniz özelliklerine odaklanırsınız. Chaucer’ın dediği gibi “Aşk kördür.”

Mesela şiirlere bakalım. Aşıklar tarafından yazılmış şiirlerde bazen görürüz ki yazar, sevdiceğinin bambaşka bir noktasına takılmıştır. Birine çılgınca aşık olduğunuz zaman, bir park yerine gittiğinizde onun arabası park yerindeki bütün diğer arabalardan farklı olur. Bardağı, misafirlikte bütün diğer bardaklardan farklıdır.

Şairin adı Yuan Çen; şiir de şöyle:
“Bambu yer yatağını kaldırmaya kıyamıyorum. Seni evime getirdiğim ilk gece sererken seni izlemiştim.”
Yer yatağına takılıp kalmasının sebebi büyük ihtimalle zihnindeki yoğun dopamin aktivitesi. Bizim durum da aynen bu.

Neyse, sadece bu kişi özel bir anlam kazanmakla kalmıyor, bir de o kişinin üzerine titremeye başlıyoruz. Onu yüceleştiriyoruz. Öte yandan, yoğun enerji birikiyor. Ben aşıkken sürekli hareket etmek isterim mesela. Atlamak,zıplamak vs.. İşte bu biriken enerjinin bir ürünüymüş.

Ama aşkın ana özelliği, yoksunluk çekmek: Bir kişinin beraberliğinin – sadece cinsel değil, duygusal da – yoğun yoksunluğu. Tabii istersiniz – onunla seks yapmak içinizden gelir. Ama daha çok, onun sizi aramasını, sizi davet etmesini, vs… istersiniz. Sizi sevdiğini söylemesini istersiniz. Öteki ana özellik de dürtü: Beyninizdeki motor çalışmaya başlar, bu kişiyi arzularsınız.

Son olarak ise takıntı oluşur. Şu MRI makinesine sokulan çılgın aşıklar var ya hani, işte onlara sormuşlar ;

“Günün ve gecenin yüzde kaçında bu kişiyi düşünüyorsunuz?”
“Onun için ölür müsün?”

İlk soruya verilen cevap : Tüm Gün !
İkinci soruya verilen cevap : Evet ! (Tıpkı ondan tuz istemişsiniz de, size tuzu uzatmış gibi)

Beyin taramalarını yaparken deneklere sevdikleri insanın fotoğrafları gösterilmiş. Ve beyinin her bölümünde aktivite görülmüş. İşin en enteresan kısmı aktif olan bölgelerden birisi, yalnızca kokain alındığında aktif hale geçen bir bölge. Ne muhteşem değil mi ? Aşk mükemmel bir uyuşturucu.

Aşk öyle bir duygu ki aslında asla cinsellik değildir. Bir insana gidip onunla seks yapmak istediğinizi söylerseniz ve bu teklifiniz reddedilerse pek üzülmezsiniz. Fakat aşkınıza karşılık bulamazsanız; İşte dünyanın her yerinde bu nedenle cinayet ve intiharlar görülmüştür. Aşk bir bağımlılıktır ve yoksun bırakılınca çok kötü şeyler olur.

İnsanoğlunda 3 beyinsel sistem vardır : şehvet, aşk ve bağlılık
Ve bu 3 beyinsel sistem birbirine bağlı değildir. Bir kadına aşık olurken, diğerine bağlılık hissedebilir ve bir başkası ile de seks yapabilirsiniz. Çok enteresan. Fakat işin daha da ilginç yanı şu; bir kadın ile seks yaparsanız onun sizden önce veya sonra kiminle seks yapacağı umrunuzda değildir. Fakat sevdiğiniz kimseye karşı bu sorumlulukları yüklersiniz.

Orgazm sırasında, dopamin seviyesi zirveye ulaşır. Dopaminin aynı zamanda aşk ile de bağlantısı var, sadece tesadüfi olarak seks yaptığınız birine de aşık olabilirsiniz. Orgazm sırasında, heyecan ile ilişkili olan Oksitosin ve Vasopresin salgılanır. Bunlar da, uzun süreli bağlılık ile ilişkili.


Peki Aşk Nasıl Biter ?

İnsanoğlu için aşk asla bitmeyecek bir olgudur. Fakat günümüzde depresyon ilaçları aşkı tamamen bitirmeyi sağlıyor. Bu ilaçlar, vücutta serotonin seviyesini arttırıyor. Ama serotonin seviyesini arttırdıkça, dopamin devresini kesiyorsunuz. Bunu herkes bilir. Dopamin, aşk ile ilintili. Dopamin devresini kestikleri gibi, seks dürtüsünü de öldürüyor. Seks dürtüsünü öldürdüğünde, orgazmı da öldürüyorsun. Orgazmı öldürdüğünde, bağlılığa yol açan maddelerin salgısını öldürüyorsun. Bunlar beyinde birleşiyor. Bir beyinsel sistemle uğraştığınız zaman, diğerini de etkilersiniz.

Sadece, aşksız bir dünyanın çok ölümcül olacağını söylüyorum.


Birisini Kendimize Nasıl Aşık Edebiliriz ?

Aşık olmak aslında vücuttaki dopamin seviyesine bağlı bir durum. Yani birisini kendinize aşık edecekseniz dopamin seviyesini yükseltin. Dopamin heyecan altında artar. Bunu elde ederseniz eros’un okları sevdiğiniz kişiye saplanır. Fakat o anda gördüğü tek kişi siz olmalısınız. Bununla ilgili yaşanmış bir hikaye var onu anlatmak istiyorum…

Sadece, aşksız bir dünyanın çok ölümcül olacağını söylüyorum

Amerika’da bir lisansüstü öğrencisi, başka bir lisansüstü öğrencisine deli gibi aşıkmış, ama aşkına karşılık bulamıyormuş. Pekin’de konferansa katılmışlar. Araştırmaları okuduğu için, birisiyle yepyeni bir faaliyet yapınca beyinde dopamin seviyesini arttırabileceğini öğrenmiş. Bu da belki aşk sistematiğini tetikleyebilirdi. Dolayısıyla, bilimi, pratiğe geçirmeye karar verdi; ve bu kızı kendisiyle çekçek yolcuğuna davet etti.  (çekçek: Çin’de insanın çektiği iki tekerlekli araba)

Çocuk, bunun dopamin seviyesini arttırıp, kızı kendine aşık edebileceğini düşünmüş. Yola çıkmışlar, kız çığlıklar atıp çocuğa sarılıyormuş kahkaha atıyormuş, eğleniyormuş. Bir saat sonra çekçekten inmişler, kız kollarını sallayarak demiş ki: “Çok şahaneydi, değil mi?” ardındından şunu söylemiş ;  “Çekçek sürücüsü de ne kadar yakışıklıydı!”

İşte aşkın büyüsü!

Türümüz varoldukça, Shakespeare’in “bu ölümlü hengame” diye adlandırdığı vücudumuzda varolacak…

Google Plus’ın içine Facebook kaçtı

Google Plus’ın parladığı şu günlerde en zor iş kullanıcılara düştü. Zira Facebook,Twitter,FriendFeed ve son olarak Google Plus derken kullanıcılar hangisini takip edeceğini şaşırdı.

İşte bugünlerde böyle durumlara biraz olsun su serpecek yeni bir eklenti yayınlandı. İsmi crossrider !

Crossrider kısaca Google (+) Plus içerisinde Facebook’a erişebileceğiniz ve durum güncellemelerini takip edebileceğiniz küçük bir yazılım. Web tarayıcınıza kurulduktan sonra Google Plus’a girdiğinizde üstte yer alan sekmelere bir yenisi daha ekleniyor. (Home,Circles,Photos)

Eklentiyi hemen edinmek ve Facebook deneyimini Google Plus’a taşımak için yapmanız gereken ise çok basit. http://crossrider.com/install/519-google-facebook adresine gidip “Get Google + Facebook”  sekmesine tıklamanız ve gerekli eklentiyi tarayıcınıza yüklemeniz yeterli.

Bu eklentiyi şuan için yalnızca FireFox & Chrome desteklemekte. Internet Explorer’in güvenlik ayarlarından ötürü eklenti çalışmıyor.

Eklentiye Ait Video’yu Seyredebilirsiniz

YouTube Preview Image

Romantik Komedi bir insanlık suçudur

Erkekler için aksiyon filmleri ne demek ise, kadınlar için de romantik komedi türü o denli önemli olsa gerek.

Çoğu üniversiteli* kız (20-21 yaşlarında) size adınızı sorup, muhabbeti koyulaştırdıktan sonra muhteşem üçlemeyi sorarlar ;



  • Amelie,
  • Eternal sunshine of the spotless mind,
  • Jeux d’enfants

Filmlerini izledin mi ?
(*yukarıda üniversiteli olarak belirtmemin nedeni bu filmlerin aslında üniversiteli hayatın getirdiği baskıyla izlendiğinden olmasıdır.)

Bu en bilindik muhteşem üçleme -Romantik-Komedi-nin temel yapı taşlarını oluşturur. Liste de gördüğünüz gibi istatistiksel olarak söyleyebilirim ki romantik komedi olayını fransızlar bitirmişler. Zira TOP3′de yer alan filmden 2′si fransız yapımıdır. Haydi bu 3 filme şöyle kısadan bir göz atalım. (Let’s Take a Look !)

Jeux d’enfants

Julien isimli genç oğlanımızın mahallesine Sophie isimli genç kızımız girer. Mahalle ve okul hayatında dışlanan bu kızımızın tek ve yegane dostu Julien’dir. 8 Yaşından itibaren birlikte büyüyen bu 2 genç kendilerinin en yakın oyun arkadaşıdır. Ve en büyük oyunları da Acun tarzı “Var mısın ? Yok musun ?” tipi bir yarışmadır. Gel zaman git zaman bir ömür böyle geçer. Artık olgunlaşırlar. 20 yaşlarına geldiklerinde Julien, can yakan yağız bir delikanlı olmuş, her gece barda gönlüm hovarda tarzı bir yaşam sürmektedir. Sophie ise yılların getirdiği dışlanmışlık hissinden ötürü her ne kadar güzel olsa da içine kapanık ve bir okadar da içten içe Julien’e abayı yakmıştır. Julien arsızca her yeni kız arkadaşıyla yaşadığı ilişkiyi marifetmiş gibi Sophie’ye anlatırken, Sophie içten içe erir. Bunun üzerine Sophie bağırış,çağırış ve haykırışla aşk-ı ilan eder. Julien karmaşık duygulara girer. Gel zaman git zaman birbirleriyle küserler ve 10 yıl görüşmezler. 10 yıl sonra karşılaştıklarında ise aşklarını sonsuzluğa gömmek için, el ele verip kendilerini çimento harcının içine atarlar.

Birbirlerini seven 2 insanın neden mutlu olmak için ölümü seçtiklerini hala anlayamam. Bu film sanatsal açıdan çok iyi diyebilirim. Fakat senaryoyu düşününce “Neden ?” diye soruyorum o çimento sahnesine.

Eternal sunshine of the spotless mind

Joel sıradan ve hayatında mutsuz bir insandır. Aslında bunun en büyük nedeni sevmeme ve sevilmeme duygusudur. Bir sevgilisi yoktur yani. Clementine ile tanışır ve birbirlerini severler. Mutluca bir süre yaşadıktan sonra Clementine onu acımasızca hayatından ve aklından çıkarır. Bunun için uzmanlarla çalışır ve beyninden Joel’i sildirir. Bunun üzerinde Joel olanları anlamaya çalışırken zihin silme olayını öğrenir ve aynısından kendisine de yapmak ister. Fakat bu işlem sırasında yaşadıkları o anılar dile gelir ve bu işleme izin vermeyecek şekilde karşı çıkarlar. Kısaca fevri verilen kararların insanlar üstünde etkisi işlenmektedir filmde.

Birbirlerini seven 2 insanın birşeylere kızıp ya da garip duygulardan ötürü hayatlarından birbirlerini çıkarması ne akla hizmettir ? Havalı ismiyle bir çok genç kızın gönlünde taht kurmuş bir film ama aynı duygulara nail olamıyorum maalesef.

Son 2 filmde gördük ki aşk acı çekmek demekmiş. Ya da onlar aşk harici başka duygular yaşıyorlardı. Bizler adını aşk koyduk. Belki de onlar sadece birbirlerine hayran insanlardı ?

Amelie

İşte benim çok sevdiğim bir film. Aşkın acı çekmek olmadığını, sevenlerin kavuşabildiğini, “eğer seviyorsan, herşey mümkün” ilkesini  göstermeyi başarmış bir başyapıt bana göre. Bilhassa yönetmen koltuğuna oturanın bu işin ustası olduğunu, filmin anlatım tarzından dolayı söyleyebilirim. Amelie garip bir çocukluk yaşamış bir kız çocuğu. İnsanları mutlu edinmeyi amaç edinmiş fakat bu süre zarfında görmüş ki kendisi mutluluğu yakalayamamış ve bu süre zarfından sonra kendisi için koşturan fakat bunu yaparken de bir okadar çekinen bir karakter. O’nun diğerlerinden farkı, sevmeden önce, sevdikten sonra mutlu olabilmesi. Ve filmin mutlu sonla bitmesi.

Tüm bunların yanında 500 Days of Summer gibi ayrı bir başyapıt var ki onu da burada ele almıştım. (Ki burada da bir acı çeken karakter var)

Peki şimdi soruyorum acı çekmek zorunda mı aşık olan ? Yoksa bütün bunlar sinema perdesinden çıkan zırvalar mı ? Öyle ise bu dünyanın genç kızlarının beklenti ve hayallerini yükseltmek nedendir ? Yalan bir aşk figürü oluşturmak, beyaz atlı prensi bekleyen fakat o gelince birlikte çimentoya gömülmeyi dileyen bir nesil yetiştirmek ? O nedenle diyorum ki romantik-komedi dalında yapılacak filmler “Amelie” gibi olmalı. Aksi takdirde Romantik Komedi bir insanlık suçudur. Diğer saçma sapan filmleri hiç yazmadım bile. 3 büyükten gidelim dedim.

Yazıyı bir alıntı ve Amelie’nin o neşeli müziği ile sonlandırıyorum…

Filmler ve şarkılar bize yalan söyledikleri için suçlular. Kalp kırıklıkları ve her şey için…

YouTube Preview Image

Temple Grandin’in Öyküsü

Ocak aylarında NTV’de ”Temple Grandin” filminin sonuna yetişmiştim. Açtıktan 5 dakika sonra film bitti fakat son 5 dakika bile izlenmesi gereken bir film izlenimi yarattı. Unutkan zihnimin bir köşesine yazdım bu filmi. Daha sonra (3ay) ne olduysa bir aydınlanma şeklinde bu film aklıma geldi ve hemen indirdim.

Tarihte tüm önemli bilim adamlarının, aslında zihinsel sorunları olan insanlar olarak kabul edildiği gibi bir gerçek var. Hiperaktif, otistik, down sendromlu gibi… İşte bu filmde Temple Grandin adında ki bir kadının gerçek yaşam öyküsünü konu almış. Filmin yapımcısı HBO zaten kendini tescillemiş bir marka. Az ama öz filmler yaparak ödülleri garantiliyor. (Dizi de yapıyor).

Temple Grandin’in kısaca çocukluğuna ve ailesine değinilerek bizi Temple’ın iç dünyasına sokan mükemmel bir film. Filmden bahsetmek istemiyorum zira isteyen indirip izler diyorum. Ama bu film insana garip duygular yaşattırıyor. Filmin ilk yarısından sonra çok garip bir ruh hali alıyor sizi. Anlamsızca ağlıyorsunuz evet ağlıyorsunuz. Sevinçten değil, üzüntüden değil neden olduğunu bilmediğim bir şekilde gözlerimden yaş geldi. Erkekseniz de kaşlarınız adeta böyle oluyor.

Film bittikten sonra ilk işim internete girip film hakkında ki yorumlara bakmak oldu. Çünkü sorun bende mi diye merak ediyordum. Orada izleyip ağladığınız birşey var ama neden ağlatıyor belli değil. Neyse ki yalnız olmadığımı gördüm (bkz: temple grandin)

Sanırım bunun en büyük nedeni ”Claire Danes” isminde ki aktrisliğin nirvanasını bize göstermiş insan olsa gerek.

4 yaşına kadar konuşmayan, doktora götürüldüğünüzde “mümkünatı yok konuşmaz” denilen ve doktorlar tarafından “hastahaneye yatırılmalı bu” denilen bir çocuk olduğunuzu ardından lise-üniversite-master ve hayvan biliminin efendisi ünvanını aldığınızı hayal edin. İşte böyle mükemmel bir insan Bayan Grandin. Mutlaka izlenesi.

Kısaca Yorumum ;

Hayatında ki zorlukları bir kapı olarak gören ve o kapıyı geçtiği takdirde yeni bir dünyaya adım atacağını bilen bir insanın hikayesi

Kurtlar Vadisi Filistin

kurtlar vadisi filistin.jpg (480×600)Sık sık sinemaya giden birisi değilim. Ama çok film izlerim. Sinemada izlediklerim genelde ya türk filmleri olur yada sinemada izlenmesi üstüne basılarak tavsiye edilen filmler olur (inception gibi).

Arkadaşımla bir plan yaptık ve günümüzü Ankamall’da geçirecek yemek/sinema/eğlence işimizi Ankamall’da görecektik. Filmleri genelde son anda sinemada seçerim. Yine öyle olacaktı, oldu da ama benim istediğim olmadı : ). Başta kurtlar vadisi olmak üzere bir hemen hemen hiç bir türk dizisi bana cazip gelmez. ( Halil İbrahim Sofrası/TRT hariç*) Benim gözlemim kurtlar vadisi bu ülkede başladığından beri maganda sayısında büyük bir artış oldu. Keza takım elbise satışlarında da. Kendilerini polat,memati gibi gören insanların sayısı oldukça fazla ve onları örnek alanlarında.

Arkadaşın ısrarları üzerine istemeye istemeye kurtlar vadisi filistin için biletlerimizi aldık. Film bilindiği gibi mavi marmara gemisinin baskınını konu ediniyor. Mavi marmaranın öcünü almaya and içen polat ve tayfası Mavi marmara gemisine saldırı emri veren kişiyi öldürmeye çalışıyor.

Filmi izlerken sık sık gaza geliyorsunuz. Ben kurtlar vadisini sevmediğim halde arada gaza geldiğimi farkediyordum. Sahneler genelde milli/dini duyguları kullanarak izleyiciyi vurmak üzere tasarlanmış. Dizide ki gibi siyasi olaylar ön planda değil bir mesaj kaygısı yok, halkın haberi olmadığı şeyleri anlatma kaygısı yok. Polatın hedefi amacı belli.

Fakat her Türk filminde olduğu gibi hatalar klişeler ve akış çok can sıkıcı. Öncelikle Polat ve tayfası için ”Ölümsüzlük Modu : Açık” diyebiliriz. (God Mode:ON) İsrail askerleri,siviller,Polat’a yardım edenler ölüyor ama bizim tayfa sapasağlam.

İkinci olarak Polat ve adamları, sıkı sıkı giyinmiş, çelik yelekleri olan israil askerlerini patır patır göğüslerinden vuruyor. Kurşun geçirmeyen özel askeri kasklarını delen mermilere de sahipler aynı zamanda.

Üçüncü olarak bombalar oyuncak gibi dolanıyor. Açıkçası sık sık aksiyon/macera filmi izleyen biri olarak söylüyorum. 1 Adet dinamiti kapıya dayadığınızda en az 100 metre çekilmeniz gerekir. Ama bizim tayfa 3 adet dinamiti kıstırıldıkları 10metrekarelik alanda patlatıyorlar ve kapı hariç zarar gören olmuyor. Panzerler sadece istenilen hedefe ulaşıyor haricindekilere zarar vermiyor.

Dördüncü olarak bizim tayfanın peşinde olduğu asıl düşmanımız gözünden vuruluyor ama hayatta kalıyor. Doktor değilim ama öyle bir vurulmadan sağ çıkmanın mantığını hala anlayamıyorum.

Beşinci olarak herkes Türkçe konuşuyor. Evet durum bu. Amerikalısı, israillisi, filistinlisi herkes ama herkes anadil olarak Türkçe edinmiş.

Ve son olarak tabi ki konu olarak hatalı. Kurtlar Vadisi Irak/Filistin/… şeklinde devam edecek bir serinin varlığı cidden üzücü. Kendi kendimizi tatmin ediyoruz. Sinemadan çıkarken ”Bah oğlum israillileri ne geberttik be !” diye gaza geliyoruz. Ama yalan malesef.

Filmde büyük bir bütçe/emek mevcut bu apaçık ortada bu film biraz daha uğraşılsa belki de ilk Türk adam akıllı aksiyon filmi olurdu. İsrailliler/filistinliler/amerikalılar kendi anadillerinde konuşsa altyazı türkçe olsa, patlamalar,ölümler daha gerçeğe yakın olsa bunlar için bir danışmandan bilgi alınsa, bizim tayfa (nerden bizimse) yaralansa ve final olsa hatta ölse…

Biz türküz diyerek çekilen filmler maalesef başarısız olacak bu film gibi. Gayet yerinde emekler boşa gidiyor ona acıyorum ama yinede son derece berbat değildi. Gidip görün diyemiyorum….

Arama
RSS
Beni yukari isinla