Rengarenk olmak veya rengarenk olanı bulmak

539w.jpg (539×313)

Hayatınız boyunca bir çok insanla tanışırsınız.  Kimiyle hiç tanışmamış olmayı kimisi ile de daha önceden tanışmış olmayı istersiniz. Ama hepsi siz isteseniz de istemeseniz de hayatınızdadır. Kolayca çıkmaz, çıksa da iz bırakır.

Bazı ilişkilerimiz ise öncesine dayandığı halde sonraları başlar. 5 yıldır tanıdınığınız birisine karşı olan fikirleriniz değişebilir. Onun hakkında ki yargınız tamamen zıtlaşabilir. Ya da o kişiye karşı olan hisleriniz değişebilir.

Bilimsel bir gerçektir ; kızlar erkeklerden daima daha olgundur. Yaşları eşit olsa da kızlar erkeklere göre 2 ile 4 yaş arasında fiziksel ve duygusal yönden daha olgunluk gösterir. İşte izlediğim bir film bunu çok güzel bir şekilde aktarmış.

Filmin ismi Flipped. Olaylar 1957 yılında geçmektedir. Juli Baker’ın bebeklikten artık çocukluk dönemine geçtiği yıllarda (6-7 yaşlar) mahallesine taşınan Bryce adında ki yaşıtıyla hayatının değişmesini konu alıyor. Juli, Bryce’a daha ilk tanıştıkların da ilgi duymaya başlar bunun en büyük nedeninin Bryce’ın gözleri olduğunu söyler ve olaylar gelişir. Filmde ki olaylar hem Juli hemde Bryce’ın bakış açısıyla seyirciye aktarılır ki burası aslında biraz eğlencelidir. Henüz çocukta olsalar bir kadın ve erkeğin ne kadar farklı düşünebileceğini görmüş oluyoruz : ) Bryce’ın ailesi Juli’nin ailesinden maddiyat anlamında daha ilerdedir ve bu durum zaman zaman çeşitli tartışmalara neden olur. Bu sayede aradaki hengameye aileler de dahil olurlar.

Flipped.JPG (717×364)

Juli daima Bryce’a yanaşmaya çalışırken Bryce onu itici bulur ve ondan kaçar. Juli yaşıtları olan arkadaşlarına göre de daha olgundur. Onun zevk anlayışı, sevgi anlayışı ve aile yapısı daha farklıdır. Bryce ise kendi yaşıtının gereğini yapar. Okulun en güzel kızındadır gözü. Juli onun için arkadaş bile değildir. Olaylar Bryce’ın büyükbabasının Juli’yi tanıması ve Juli ile sık sık konuşması ile değişir. Bryce büyükbabasının kendisine göstermediği ilgiyi Juli’ye göstermesini anlayamaz. Fakat büyükbabanın nedeni açıktır ; Juli gösterdiği olgun davranışlarla ona ölen eşini hatırlatıyordur.

Büyükbabanın Juli’ye olan ilgisi Bryce’ın da ilgisini çeker ve Bryce daha önce Juli’nin dikkat etmediği yönlerine odaklanır. Bu sürece büyükbabasıda yardım eder. Bir gece büyükbabası Bryce’a filmin belkide en vurucu ve en güzel cümlesini kurar ;

Kimilerimiz soluk, kimilerimiz parlak, kimilerimiz ise ışıl ışıldır. Ama çok nadiren rengarenk birisiyle karşılaşırsın. Ve işte o zaman, hiçbir şeyle kıyaslanamaz.

Bu konuşmadan sonra Bryce’ın Juli’ye olan bakışları, tutumu ve hisleri değişir…

Bu öykü filmin anlatım biçimi ile daha güzel bir hale geliyor. Eğer zihninizi dinlendirmek ve farklı açılardan insanları ele almak istiyorsanız bu filme bir göz atın derim.

Hayatınız boyunca regarenk olmaya yada rengarenk birisini bulmaya çalışın. Ama aramaya önce kendi çevrenizden başlayın. Çünkü bazen en çok ihtiyaç duyduğumuz ve aradığımız şey gözümüzün önünde ve sahip olabileceğimiz bir konumdadır. Ama bizim bakış açımız bu güzellikleri görmeye yetmez…

Dikkat ! Spoiler Çıkabülü

spoiler_alert_300_w.jpg (300×300)

Dikkat ! Bu yazı spoiler hakkında ağır spoiler içerir…

Spoiler, kelime anlamı olarak “spoil etmek” demektir. Spoil ise film ya da kitabın sonunu veya önemli bir bölümünü teşhir etmek anlamına gelir. Son dönemde ciddi takıntıları olanları forum sitelerinde görebilirsiniz.  Öyle bir takıntı haline getirdiler ki filmin sonunu söylediğiniz için öldürülebilirsiniz bile.

Av Mevsimi filminden çıkarken bir sonraki seansa girecekler kapıda bekliyorlardı. Düşündüm bir an ve eğer o kapıdan çıkarken “Filmin sonunda Cem Yılmaz ölüyor” (Uups ! Spoiler …) dersem o anda linç edilebilirdim : )

Oysa biz Titanic’in batacağını bile bile izlemedik mi Jack ile Rose’un o aşkını ? Ya da bir örümcek adamın, demir adamın olsun karşılaştığı her beladan çok rahatça kurtulacağını bilmiyor muyduk ? Hep o en son anda kurtulmaz mı başrol oyuncuları ? Her yıl vizyona giren 10 filmden yalnızca 1 tanesi izleyiciyi ters köşeye yatırır. Bu da sonu bilinmez kılar.

Nerden çıktı bu konu buralara geldi diyeceksiniz. 2 gün önce Unstoppable isimli filmi izlemeden önce hikayeyi biliyordum. Kontrolsuz bir şekilde ilerleyen treni konu alan bir film. Bu hikayenin sonunda da trenin bir şekilde duracağını adım gibi biliyordum. Ama farkettim ki filmi izlerken sizi içine çeken kurgusu sayesinde belli bi noktadan sonra sonunu unutup o ana adapte oluyorsunuz. Her ne olursa olsun aksiyon eksilmiyor.

Buradan yola çıkarak şunu söyleyebilirim eğer bir film hakkında spoiler aldıysanız ve bu spoiler’ın filmi izlerken sizi gerekli duygulardan mahrum bıraktığına inanıyorsanız sorun sizde yada spoiler’da değil o filmdedir.

Kısaca bir film için ne kendi tadınızı kaçırın ne de başkasının…

Acı dolu bir aşk öyküsü : Topuklular

863.jpg (334×250)Kadınları anlamanın asla mümkün olmadığı bir dünyada yaşadığımızı söylemeye gerek yok sanırım. Varsa anlayan haberleşelim : )

Hemen her kadında gördüğümüz bir ayakkabı sevdasıdır ; topuklu ayakkabılar. Bende merak ettim araştırdım ve çok çarpıcı sonuçlara ulaştım. Bir insan acı veren şeyi gerçekten severmiş. Bunu zaten daha önce aşık olduysanız bilebilirsiniz. Ama söz konusu sevgi materyal bir olguya rast gelince (evet topuklu ayakkabı gibi) insan nasıl olurda acı çekme uğruna sever bu şeyleri ?

Topuklular tarihte ilk kez (bu söze de hastayım) 1533 yılında ortaya çıkmış. 15 yaşındaki Catherine de Medici Orleans düküyle evleneceği törende giymek üzere yanında bir çift yüksek topuklu ayakkabıyı Fransa sarayına Floransa’dan getiriyor ve topuklu ayakkabı akımı patlıyor. Paris’te büyük bir çılgınlık başlıyor ve Fransız Devrimine kadar yüksek ökçeler her kadının göz bebeği oluyor.  Devrim sonrasında topuklular ara sıra revaçta oluyor bazense yüzüne bakılmıyor. 1900 yılların başında ise artık durum sabitleşiyor. Topuklu ayakkabası olmayan bir kadın adeta silahsız bir asker gibi algılanıyor ve günümüze kadar gelen bir süreç başlıyor.

Amerika’nın topuklu ayakkabıdan yıllık karı 17 milyar $$$.

Bu paranın yarısı ile Birleşmiş Milletler Kalkınma Programında yer alan maddelerden birini gerçekleştirebilirsiniz.
Ya da bir uzak ülkenin dış borcunu kapatabilirsiniz…

İşin garip yani bu meretleri severek giyen pek kadın yok. Sevenlerde zaten mazoşist ruhlu olarak anılıyor : ) Ama yinede tüm dünyayı kasıp kavuran ve 450 yıldan fazla süredir hüküm süren bir modadan bahsediyoruz. İşte kadınları anlayamayacağımızın bir kanıtı daha.

Tarih boyunca topuklu ayakkabılar yalnızca gerçek yaşantımızda karşımıza çıkmamış. Mitlerde ve hikayelerde de onlarla sık sık karşılaşmak mümkün.

Prenses Cindrella ve Binbir gece masallarında ki Şehrazat’ta topuklu ayakkabanın izlerine rastlamak mümkün.
Kadınlar ilişkileri sırasında vücut dillerini kullanmaya daha yatkındırlar bunuda gerek makyaj gerek kıyafetleri ve gerekse de topuklu ayakkabıları ile mümkün mertebe iyi şekilde yapıyorlar : )

Yakın tarihte imelda marcos gibi bir kadın var yahu. Halkı açlık ve sefalet içinde ki Filipinlerin first lady’si kendisi. Fakat o halkına bağlı kalmaktan ziyade 2500′den fazla ayakkabı koleksiyonu yapmayı tercih etmiş. Ehh işte şaşırmıyoruz : )

Bir araştırmaya göre kadınların %93′ü kendilerine yöneltilen soruya ; “Yeni bir ayakkabıya ihtiyacım var” olarak cevap vermiş.

Yine başka bir araştırmaya göre her 1000 kadından %92′si kendi paralarıyla aldıkları ilk ayakkabıyı çok net hatırlarken ilk öpüştükleri erkeğin adını hatırlamıyor.

Yüksek topuk, bacakları olduğundan uzun göstermekte, ayağın kavisini artırarak görüntüyü hoşlaştırmakta ve ayağı olduğundan küçük göstermekte, ayrıca kalçayı yaklaşık %25 oranında kaldırarak arkaya kıvrım sağlamakta ve göğsü öne çıkarmakta imiş. E bunun için topuklulara değer : )

Bu kadar veri ve istatistik gösteriyor ki kadınların %90′ından fazlası ayakkabı derdi içinde. Eğer eş arıyorsanız kriterlerinize muhakkak sandalet seven bir kadın olmasını da ekleyin aksi takdirde bir ömür ayakkabı için çalışacaksınız.

Kadınlar için diyebileceğimiz tek temenni : Allah kurtarsın : )

Topuklu ayakkabıların olmadığı yarınlara el ele hep birlikte…

Bir bildirimle gelen mutluluk…

facebook_notifications_i_bet_you_love_them_too_tshirt-p235117531878817575qiuw_400.jpg (400×400)Yeni nesil olarak hep eleştirildiğimiz bir nokta vardı. Mutlu olamamak…

Ailelerimiz sürekli bundan yakınır ; “biz sizin zamanınızdayken bukadar imkanımız yoktu ama mutluyduk” gibilerinden sözleri çok söylerlerdi. Ki haklılar da. Öyle bir toplum olmuştuk ki teşekkür etmeyi sevmez, teşekkür edilirse mutlu olmaz idik. Bizi sevindirecek şeyler ihtiyacımız olan yada olmayan maddiyata dayalı isteklerdi. Kimisi için yeni bir bilgisayar kimisi için yeni bir kolye.

Düzen böyle devam ederken sosyal medyalar çıktı karşımıza. Facebook, twitter gibi…
Paylaştığımız videolar, etiketlediğimiz resimler ne kadar beğenilir ve yorum yazılırsa okadar mutlu oluyorduk. Çevrenizde ki hemen herkes bu sosyal ağlara üyedir. Facebook’a giriş yaptığı sırada beliren “Yeni Bildirim !” simgesini görüpte nasıl kalbinin atışlarının hızlandığına tanık olabilirsiniz insanların ya da kendinizin : ). Yadırgamıyorum keza bende öyleyim. Her nekadar yazılarımı, paylaştıklarımı beğeni ve takdir almak için yazmıyorsam da beğenilmek herkesin hoşuna gidiyor…

Ve sosyal medya ile birlikte bize de artık mutluluk geldi. Facebook’tan gelen bir mail hepimizi heyecanlandırıyor. Facebook açılana kadar “acaba ne yazdılar ? kim ne etiketledi” gibi düşünceler aklınızı oyalıyordur. Güzel değil mi ama ? Maddiyata bağlı olmadan mutlu olabilmek. Sadece 1 bildirimle. Bence muazzam !

Bugün 1 gönderiyi beğenerek başkasını neşelendirmeye ne dersiniz ?  : )

Aşkın, acının, garip bir ilişkinin ve Summer’ın 500 günü

500daysofsummerhero2_806x453.jpg (570×320)

İzlediğiniz bazı filmler sizde büyük etki yaratır. Kendinizi kaptırırsınız. Ama size has birşey değildir. Bir çok film zaten bu yüzden yapılır. İzleyici kendini kaptırsın, tekrar tekrar izlesin, DVD’sini alsın, yapımcısını araştırsın diye.

Bazı filmler de ise kendinizden bir parça bulursunuz. Karakteri, olayları, ilişkileri kendi yaşamınızdan bir kesit ile birleştirirsiniz. Bugün bahsetmek istediğim film 500 Days of summer Filmi bir kategoriye almak zor. Zira romantik komedi olarak geçmekte ama komedi filmin neresinde diyebiliyorsunuz. Aşk filmi deseniz size en baştan “bu bir aşk filmi değildir” diye uyarı geliyor zaten. Filmin kendi tabiriyle sunayım size “bu film bir kız ve oğlanın tanışma hikayesidir” ne kadar hayatımızın içinden bir hikaye değil mi ?

500-days-of-summer.jpg (648×322)

Daha önce belirtmiştim bir filme bağlanmanız da diğer en önemli etken oyunculardır. Konu ne kadar mükemmel olursa olsun oyuncular uyumsuzsa o film en baştan kaybetmiştir. İşte bu filmde oyuncular tabiri caizse “cuk” oturmuş. Ayrıca oynamamışlar resmen yaşamışlar. Bilhassa Tom Hansen karakterinin bakışları ve zaman zaman gözlerinin dolması yüreğinizi parçalayacak, Summer’a hem hak vereceksiniz hem de çok kızacaksınız.

Başta da söylediğim gibi film Tom Hansen ve Summer(Yaz) Finn’in tanışma hikayesini daha sonra oğlanın ona aşık olmasını ve kızın onu terk etme sürecini izliyorsunuz.

Gün be gün anlatım tarzıyla sizi içine çeken bir film. İlişkileriniz de terkedilen olduysanız yada dikiş tutturamayan kendinizi Tom Hansen sanabilirsiniz.

Filmi en çekici yapan yine bir diğer özellik ise müzikleri. Filmden sonra soundtrack arayacağınıza bahse girerim. Yazımın sonunda aramayın diye size bir youtube linki hediye edeceğim : )

Filmin gidiş tarzı ve değişik çekim teknikleri izleyiciyi mest ediyor.

500DaysOf Summer1.jpg (500×333)

Film boyunca düzenli bir ilişki kurmaktan çekinen Summer’ın Tom’un kalbine nakşedilmesini acıyla izliyorsunuz. Tom ise hep ruh ikizini arayan ve onu bulduğunda gerçek aşkıda bulacağına inanan ayrıca bunu kadere bağlayan bir insan. Summer’la tanışmasınıda kaderin bir oyunu olarak düşünüyor ve ona kendisini kaptırıyor. Summer en baştan ciddi bir ilişki istemediği konusunda Tom’u uyarsa da Tom hem arkadaşlarının gazıyla hem de kendi gerçek aşkını arayış nedeniyle sık sık Summer’a ve kendine “Biz neyiz ?” sorusunu yöneltiyor.

Filmin belki de en vurucu noktası Beklentiler | Gerçekler bölümü idi. O bölüme ise şuradan ulaşabilirsiniz… http://vimeo.com/9443097

Filmin sonunda ise içimizden biri kahramanımız Tom kadere olan inancını bir kenara bırakıyor. Hareket etmezse hiç birşeyin olmayacağına inanıyor. Önce işinden istifa edip asıl mesleği mimarlığa yöneliyor daha sonra ise Summer(Yaz)’dan Autumn(Sonbahar)’a geçiş yapıyor : )

Kısaca eğer sizde duygulara sahipseniz, aşık olduysanız, terkedildiyseniz ve karşı cinsi daima anlayamadıysanız bu filme bayılacaksınız…

Hazır playback soundtrack

Filmler ve şarkılar bize yalan söyledikleri için suçlular. Kalp kırıklıkları ve her şey için…

Bu arada sonradan bir ekleme

Bu filmle tanışmamı sağlayan ve filmi izlediğimde kendimden birşey bulmamı da sağlayan özel bir insan var. Okuyorsa eğer teşekkürler…

Sinekritik ~ 2010

Sinema dünyası altın çağlarından birisini yaşıyor. Bir çok film izlenme rekorları kırıyor ve dilden dile dolaşıyor. Tabi işin kaymağını yine izleyici yiyor. Oturduğumuz yerden ekranda ki aksiyona, hüzne, drama, korkuya ortak oluyoruz.  Buradan not alıyorum ki unutmayayım : ) İzlediklerim, yorumlarım ve notlarım…

avatar_movie_poster.jpg (301×400)

Avatar

Yılın en çok konuşulan filmiydi hiç şüphesiz fakat pek beğendiğimi söylemem. Bukadar ön planda olmasının tek nedeni elbette sinemada yarattığı 3D devrimiydi. İzlediğim filmlerde başroldeki insanların tipleri çok önemli benim için. Başrole ısınmazsam film vasattır benim için diyebilirim : )

Filmde buradan kaybetti benim için o mavi yaratıklar olan ”avatar” lar çok itici geldi bana. Ayrıca film bir çok açıdan hatalıydı. Filmi evinizde standart bir görüntüyle izlediğinizde bir numarası olmadığını anlayacaksınız. Sinemada sizi büyüsü altına alabilir…

shutter_island_ver2.jpg (534×755)

Shutter Island

Hakettiği değeri ve popülariteyi bulamadı. Ama size ”Akıl Oyunları” tadı verdiriyor. Filmin sonuna kadar olaydan habersiz izleyici sürpriz son ile tabiri caizse “apışıp kalıyor” : )

Leonardo Di Caprio’nun su götürmez oyunculuğu filmi zaten şahlandırıyor diyebilirim. Film boyunca kötü bildiğiniz tarafında sonda aslında masum çıkması sizi bir kere daha afallatıyor. Mutlaka izlenmesi gereken bir film…

inception_poster_imax1-535x779.jpg (535×779) width=

Inception

İşte yılın filmi. Senaryosu, görsel efektleri, müzikleri ve tabi eşsiz kadrosuyla sizi katmanlı (!) rüyalara götürecek bir film. Kadro cuk oturmuş. Oyuncular tam rayında. Christopher Nolan var tabii başlarında. Herşey mükemmel.

Hollywood’un bilindik sıradan senaryoların aksine beyninizin sınırlarını zorlayacak bir film. Bu filmi 1 kere izlemek zeki olduğunuzu göstermez aksine filme haksızlıktır. Muhakkak tekrar tekrar izlenmeli, o eşsiz müzikler zihnie “aşılanmalıdır.”

splash.jpg (355×526)

The Social Network

Yılın olay filmlerinden biri daha. Bugün 500 milyondan fazla insanı bir araya getiren büyük yapı Facebook’un kuruluşundan ziyade kurucularını ele alan “Fight Club”da terini hala atamamış usta yönetmen “David Fincher” tarafından yönetilen ve bekleneni ziyadesiyle size sunan güzel bir film.

Bir çok dalda oscar’a aday olan ve çok polemik yaratan bu film hemen her facebook üyesi tarafından izlenmeli, diğer insanlar önce Facebook’a üye yapılmalı sonra izlenmelidir : )

poster_black_swan.jpg (510×756)

Black Swan

Hepimiz duymuşuzdur ; Kuğu Gölü Balesi.  Filmden kopuk bir okadar da bağlı bir konu. Natalie Portman gibi bir güzeli kurtlar sofrasında izliyoruz. Kusursuz olmayı kafaya koymuş bu yolda da bir çok şeyi feda etmiş bir balerini konu alıyor film. Balerin dediysem sıkılmayın hemen. Filmde olayların her ne kadar balerinlerle, sahnelerin önünde geçiyorsa bir okadar da sizi içine çekecek kurguya sahip.

Natalie Portman’ı da cesur sahnelerde görmemiz cabası : )

Inception’dan sonra ki faForim diyebilirim…

Diğer izlenmesi gereken filmleri de şöyle kısaca sıralayabilirim ;

Unstoppable - http://www.imdb.com/title/tt0477080/

13 – http://www.imdb.com/title/tt0798817/

Due Date – http://www.imdb.com/title/tt1231583/

Şimdilik bukadar fakat ek filmler gelecek elbette…

Ah o ”eski” zamanlar

Her nekadar 2000′lerden öncesi hafızamda pek yer almasada ben nostalji aşığıyım diyebilirim. Eski olan herşeyi seviyorum. Eski filmleri, müzikleri, fotoğrafları, aşkları, hikayeleri ve insanları.

Eskilere ulaşmak şimdilerde internet sayesinde daha kolay aslında. Çağımızın belkide en sevdiğim özelliği bu ; eskilere ulaşmak :) İmkanım olsaydı aklımın ereceği zamanlarda (:p) 60′lar 70′ler 80′ler denen o meşhur dönemleri görmek isterdim.

Çevremdeki yaşıtlarıma bakınca bendeki bu zevki onlarda göremiyorum. Bu beni üzsede aslında bir okadar da mutlu oluyorum. Çünkü bu bana özgü ve bana ait bir olgu. Bu yüzden de kendime soruyorum ; neden seviyorum ? Belkide günümüzde o ‘eski’ler de ki gibi değerlere sahip olamamamız nedeniyledir. İnek şabanı, vecihisi, ziyası, zeki müreni gibi bu ülkenin asıl değerleri olan insanları ve onların bıraktığı izleri görememek bana bu özlemi yaşatıyordur…

Av Mevsimi [İnceleme]

Onca kötü yoruma rağmen av mevsimini deli gibi izlemeyi istiyordum. Çünkü kadro sağlam ve Cem Yılmaz hayranlığım vardı. Velhasıl av mevsimine bende girmiş oldum :)

(Dikkat spoiler içerebilir !)

Öncelikle filmin giriş sahnesi çok özeldi. Duygulandıran bir havayı yakalamıştı. Herşey bir elin bulunması ile başladı.

Sahne geçişleri güzeldi ama senaryo çok sorunluydu diyebilirim. Ama terazinin diğer tarafındaki oyuncular ve sahneler durumu kurtarmaya yetti. Şener Şen ağır bir baba/abi rolünde  usta bir polis memuru. Cem Yılmaz ise deli ve deli gibi aşık bir polis memuru rolünde.

Cem Yılmaz o role oturmuş mu diye sorarsanız ?! diyebilirim ki cuk oturmuş ama hiç de oturmamış. Bunun en büyük nedeni Cem Yılmaz’a olan aşinalığımız. Biz onu hep gülen ve güldüren adam olarak gördük. Ama bu filmdi cinnet geçiren bir deli rolünü üstlenmiş. Cem Yılmaz hayranı olanlar filmde bir çok dramatik noktaya benim gibi güleceklerdir. Çünkü O’ndan beklentimiz güldürü ! Cem Yılmaz cinnet noktasına gelip karısını öldürecekken tüm sinema salonu (ben dahil) gülüyorduk. Keza Cem Yılmaz ölürken de gülüyorduk. Öldüğü sahnede elini kaldırdığı an herkes bak burada Cem Yılmaz’dan ”Nah” geliyor dedi. (bende dedim) ve Cem Yılmaz vurulduğunda biz kahkaha atıyorduk. Şimdi düşününce duygulanmadığımı söyleyemem.

Oyunculuk konusunda tek sıkıntı buydu diyebilirim. Geri kalan kadro tamamen birbirine uyumluydu. Ama önce de dediğim gibi senaryoda çok sıkıntı vardı. En büyük sıkıntının filmin ana konusunu oluşturan bir kızın ölümünde olması da senaryoyu oldukça batırıyordu diyebilirim. Filmi izledikten sonra ”Böbreği uyan başka kız mı kalmadı ? Koskoca zengin adam bir uygun böbrek bulamadı mı ? Kız öldükten sonra kolunu neden kestiler ? gibi bir çok anlamlı soruya mutabık oluyorsunuz. Fakat bir yandan da amacınız sadece film izlemekse bu tür ayrıntılara da fazla takılmamanız gerekiyor zira çok fazla zorlarsanız bu adamlar hiç mi tuvalete gitmez hiç mi yemek yemez gibi anlamsız sorular silsilesine neden olabilirsiniz.

Senaryo konusunda bukadar eksikliğe sahip olmasına rağmen vereceğim puan oldukça yüksek (8/10) Türk sinemasının iyi noktalara geldiğini söyleyebilirim. Daha fazla polisiye ve kurgu hatası az olan bir film arıyorsanız size Ejder Kapanı’nı önerebilirim. Zira adından pek söz ettirmeyen fakat 2010′un en iyi Türk filmlerinden biriydi.

Kısacası Av Mevsimi gidip görmeniz gereken filmlerden. Filmi sinemada izlemenizi tavsiye ederim çünkü filmde kullanılan kamera açıları ancak sinemada sizi içine çeker hale geliyor. İnternetten defalarca izlediğim ”hayde” olgusu sinemada izlenince daha fazla etki bırakıyor.

Gidin ve Cem Yılmaz’ın maharetlerini görün :)
İyi Seyirler….

İnternetin Babacan Amiri : M. Serdar Kuzuloğlu

Kendimi bildim bileli teknolojiye hayranlık duydum. Hep birşeyler yapma birşeyler ortaya koyma isteği vardı bu mecraya karşı. Daha sonraları internet kullanım popileritesi arttı. Sosyal medya (facebook,twitter) ortaya çıktı. Bir sürüde uzmanı çıktı.

İşte konumuz bana göre sosyal medyanın gerçek uzmanı, takipçisi, amiri, bileni bir insan! Hayatımda tanıdığım en babacan ve benim internet fenomenim olan çok tatlı bir insan M. Serdar Kuzuloğlu

Kendisiyle ilk tanışmam Teknoloji TV’de oldu. O zamanlar bu güzide kanalda çok güzel bir programı vardı. Ama sonraları kanal ortadan kalktı. Uzun bir süre takip edemedim kendisini. Daha sonraları televidyon altında teknosohbet isimli süper sıcak bir program yaptığını öğrendim ve tek tek oturup baştan sona o programları izledim. Bu arada sayın Serdar Kuzuloğlu’nun (bundan sonra amirim) kendisinin sunduğu bilgilerden sözlükteki bilgilerden çocukluğundan günümüze kadar tüm hayatını öğrenmiş oldum.Hayatı tamamen ayrı bir yazıda anlatılması gereken, tam bir başarı ve girişimcilik örneği içeren bir olgu adeta. Artık kendisinin büyük bir hayranı, takipçisi olmuştum. Çıktığı programlar, twitter, facebook, friendfeed, formspring gibi sosyal mecralar, internette ulaşabildiğim eski yayın videoları, radyo kayıtları, radikal yazıları hepsi benim uğrak noktam olmuştu. Her twitini, her feedini, her yazısını ayrı bir heyecanla okuyordum.

Velhasıl yine kendisi sayesinde mutabık olduğum e-tohum etkinliği kapsamında Ankara’ya teşrif edeceğini duydum. Zaten her ay gittiğim bu toplantılara her ne olursa olsun bu seferde gitmeliydim. Şans bu ya öyle bir kar vardı ki binbir zorlukla 2.5 saatlik yolculuk sonunda Bilkent Cyberpark’a vardım. Daha ilk saatlerden gözlerim onu aradı ama daha gelmemişti. 2 Sunumdan sonra saat 12 gibi salonun kapısı açıldı ve içeri girdi :)

O anki ruh halim farklıydı. Kendisini daha önce hiç reel bir ortamda görmediğimden salona ilk girdiğinde sanki TV’den izliyordum onu yada bir hologrammış gibiydi. Sonra tam önümdeki sıraya oturdu. Çok garip bir şekilde heyecanlandım. Ben ne sınavlara girerken, ne aşı olurken, ne bir kıza açılırken böyle heyecanlanmadım kalbim atıyor karnım garip bir şekilde ağırıyordu. Sunum boyunca kafasını sağa sola çevirdikçe arada bir göz göze geliyorduk. Çok garip birşey bu. Siz onu senelerdir tanıyor gibisiniz ama o sizi tanımıyor. Göz göze gelince birşey diyecek, en azından göz kırpacak sanıyorsunuz. Ama herhangi bir reaksiyon yok… Yadırgamıyorum tabi ki. Normali buydu. Önümde sunum yapılırken ben hayranlıkla ona bakıyor ve onu gözlemliyordum.  Kaş göz hareketleri çok enteresan ve bir okadarda sevecendi. Daha sonra sunum bitti ve yemeğe geçtik.

Yemekte tam karşısına oturdum onu görebilmek inceleyebilmek için. Görgüsüzlük olarak anlaşılmasın :) Kendisi gerçekten hayran olduğum idol gördüğüm bir insan ve belirli saatlerimiz varken bu fırsatları değerlendirmeyi istiyordum. Arkadaşlarıyla konuşmalarına kulak misafiri oluyor, onu gözlemliyordum. Yemek bitti. Sondan bir önceki sunuma geçtik. Sonuncu sunum kendisinindi. Bu sunumda bitmişti ara verildi. Kalkarken yan tarafına koyduğu çay bardağı yere düştü. Eğildim aldım ve bir elimle bardağı uzattım diğer elimi boş olarak uzattım :) Ve sözcükler döküldü : ” Merhaba Amirim ! ” Kendisi beni inceliyordu hayranı olduğumu söyledim tanışmak istediğimi söyledim adımı söyledim. Memnun olduğunu söyledi bu arada tavırları ve yaklaşımı gayet sıcak ve içtendi. Sunum sırası onda olduğundan hazırlanması gerekiyordu ve bana ”sunumdan sonra konuşuruz” dedi. Ben de ”tamam ama önce bir fotoğraf çekilsek ?” diye karşılık verdim. O da ”tabi neden olmasn ? ” dedi ve hemen 2 kare fotoğraf çekimini gerçekleştirdik.

Kendisiyle tanışmam, el sıkışmam, fotoğraf çekilmem toplamda 10dk sürmedi ama o 10 dakika benim için en güzel 10 dakika idi. Hayatımın en güzel gününü yaşamıştım. Naparsınız işte ? Herkes deli gibi Tarkan,Serdar Ortaç (!) hayranıdır bende M. Serdar Kuzuloğlu hayranıyım ! Ha bu arada 4/4′lük bir sunum yaptı. Hayatımda gördüğüm en etkileyici sunumdu. Sunum demek haksızlık olur güldürerek bilgilendirme dedikleri olayı bize yaşattı diyebilirim. Ayrıca çok realist bir insan ki bu bir girişimci adayı için uzmandan tavsiye alması durumunda işe yarar bir durum. ”Hep avcının hikayesini dinliyorsunuz, birde avın hikayesini dinleyin” diyerek hayranlığımı arttırmıştır.

Kısaca M. Serdar Kuzuloğlu gerek internet aleminin, gerek reel yaşamın bana göre, en babacan, en candan ve işine bilgileriyle son derece hakim bir insan.

Bir daha buluşmak, görüşmek, elini sıkmak nasip olur mu bilmiyorum ama bunada şükür diyorum.

Arama
RSS
Beni yukari isinla